Bugün bin yıldır üzerinde yaşadığımız coğrafyamız elbette çok kıymetli ve hazine niteliğindedir. Medeniyetimizin kodlarına baktığımızda izlerin önemli kısmını ticaret belirler.
Bir medeniyetler ve uygarlıklar merkezi olan Anadolu, asırlık geçmişinden günümüze dünyanın gözde ticaret merkezlerindendir. Bunun sebebi, yaşanılır devletler ve şehirler kurmuş olan ecdadımızın, tarihimizin sürekliliğidir.
Anadolu vatan edinilirken iktisadi hayatın da imar edilmesi gerekiyordu. Bu sebeple halkla devletin bir düzen içerisinde kaynaşabilmesi için Ahilik teşkilatı kurularak; can, mal ve ticari emniyet sağlandı.
Bu bilinçle hareket eden Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Anadolu’da mevcut olan yollar ve güzergâhlar, stratejik ve ticari kazanç bakımından asırlarca devam eden tecrübeler ışığında korundu ve halen de kullanılıyor.
Malum olduğu üzere, insanoğlu ürettiği malları tarih boyunca ticaret yolları ile taşıdı ve pazarladı. ‘Kral yolu’, ‘İpek yolu’ ve ‘Baharat yolu’ adıyla anılan uluslararası ticaret yolları sadece tacirlerin değil, aynı zamanda Doğu’dan Batı’ya ve Batı’dan Doğu’ya bilge ve düşünürler ile inançların ve kültürlerin de yolu oldu.
Tacirler için mal ve hizmet değişimine, ülkeler için ise gelir kapısı ve ekonomik büyümeye vesile olan ticaret yolları, aynı zamanda birer iletişim ve etkileşim aracı oldu ve kültürlerin aktarılmasında önemli vazifeler gördü.
Ticaret kültürü aynı zamanda bir kardeşlik köprüsüdür. Üretici ile müşteri, satıcı ile alıcı arasındaki anlaşma ve memnuniyet, birey ve toplulukları çatışmalardan uzak tutar. Tecrübeli esnaf bu hususu şöyle mühürler: “Ekmek ve tuz hakkı.”
Nedir ‘ekmek ve tuz hakkı’? Birbirleriyle alışveriş etmiş, birbirlerinin sofrasına oturmuş, ekmeğini bölüşmüş, işini bölüşmüş kimselerin, birbirlerine haklarının geçmemesi adına yine birbirlerine karşı unutulmaması gereken sözlü bir yasadır.
Bu sözlü yasa; evlerde, kervansaraylarda, hanlarda, zaviyelerde, tekkelerde, arastalarda, bedestenlerde, kapalı açık çarşılarda, velhasıl ticaretin yapıldığı bilumum mekânlarda karşılıklı güven unsurunun da sözleşmesidir.
Bu tür sofralarda hiç kimse, hiç kimseyi sorgulamaz. Her türlü ikram yapılır, kalacaksa misafir edilir, yola gidecekse yolcu edilir. Yazılı olmayan bir kardeşlik sözleşmesi imzalanmış demektir.
Ekmek tuz hakkının bir başka önemli tarafı da dünya nimetlerinin insan için olduğunu, bu nimetlere kim ne kadarına sahip olursa olsun, ailesinin ve kendisinin ihtiyacı kadarını kullanabileceğini ve geriye kalanının muhtaçların hakkı olduğunu bilmeleridir.
Hatırlanacağı gibi bizim ticari kültürümüzde senetten önce söz vardı. “Sözümüz senetti.” Bu senedin de altını besleyen düşünce, adalet merkezli ‘ekmek tuz hakkıdır’.
Yazıyı çalışma ve gayret üzerine sözlerle nihayetlendirelim:
Mevlana Hz.’leri, “İnsanın kanadı, gayretidir” buyurur.
Arif Nihat Asya: “Biz kanatlarımızı nereye kadar taşıyabilirsek, kanatlarımız bizi oraya yükseltir.”
Muallim Naci: “Şevksiz ve gayretsiz adam, yelkensiz gemiye benzer, yol alamaz.”
Bir bilge: “Kimimiz el arabasına benzeriz, yalnız itildiğimiz zaman işe yararız.”
Düşünürler birbirlerinin sözlerini beslerler. Çünkü doğru, tüm dillerde ve milletlerde aynıdır. Yukarıdaki ifadelere Çiçero destek verir:
“Yarınlar yorgun ve bezgin kimselerle değil, rahatını terk edebilen gayretli insanlara aittir.” Napolyon bu cümleye şu katkıyı sunar:
“İmkânsızlık, yalnız tembellerin sözlüklerinde bulunan bir kelimedir.”
Necip Fazıl ise mısralarıyla gayreti ve çalışkanlığı taçlandırır:
“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!”
Sözün özü atalardan gelsin: “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülmez.”