Giriş: 30.01.2026 - 10:09
Güncelleme: 30.01.2026 - 10:09
HÜSEYİN ÖZTÜRK

HÜSEYİN ÖZTÜRK

Bizim medeniyetimizin ağırlıklı kısmını, vakıf geleneğimiz teşkil eder. Vakıf kültürümüz, insana dair bütün iyi hasletlerden beslenip, eserlerle somutlaşmıştır.


Sadece mevcut sınırlarımızda değil, Osmanlı geniş coğrafyasının bütünüyle birlikte Balkanların pek çok yerinde varlığını sürdürerek; çoğu faal olan camiler, çeşmeler, hamamlar, kütüphaneler, kışlalar, çarşılar, köprüler, vakıf medeniyetimizin şahitleridir.


Devleti Aliye’nin vakıf kültürü ve ‘adil olma’ sisteminin temelini, ağırlıklı olarak çarşılar ve ticari hayat oluşturmuştur. Bugün de ticari gelenek; kapalı çarşılar, arasta ve bedestenlerde sürdürülüyor. 


Bu zaviyeden Saraybosna’ya baktığımızda, vakıf medeniyeti hafızamızın önemli kısmı halen yaşıyor. Özellikle TİKA ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ihya ve imar faaliyetlerinin neticesinde, Osmanlı devri tarihi eserler ihya edilerek hizmete sunuluyor.


Balkanlar, tarihimiz ve medeniyetimiz açısından elbet bir toprak parçası değildir. Vakıf eserlerle donanmış bir tarih vardır ve bu tarih, kopmaz bağlarımızın çözülmez düğümleridir. Vakıf kültürü ve medeniyetinin insana öğrettiği bir husus vardır.


Ülkemizde olsun, gönül coğrafyalarımızda olsun, kader ve nasip birliği yaptığımız insanlarla çeşitli vesilelerle mutlaka iletişim içerisinde olmuşuz ve olmaya devam ediyoruz.


Tarihi bağlarımızın her geçen güçlendiği şu günlerde ise Balkanlar’dan itibaren bütün dünyada yeni bir iş ve güç birliği destanı yazılıyor.


Büyüyen ekonomimiz sayesinde kültürel, tarihi ve sosyal hayatın bütününde ortak yönlerimiz, birbirimize bağlamaya devam ediyor. Günümüzde Balkan ülkelerinin hangisine gidersek gidelim, ticari ortaklıklarımızın nüvesini tarihimizin teşkil ettiği görülür.


Yine bu manada Balkanlar’da dile gelen hususlardan biri de bizatihi icraya konulan vakıf kültürü ve bu kültüre dayalı Ahilik merkezli ticari hayattır.


Bosna denildiğinde akla gelen ilk isim elbette Bosna’nın kurucularından Gazi Hüsrev Bey’dir ve üzerindeki mallarını vakfetmesidir.


Yazıyı, Bosna’ya maddi-manevi bekçilik yapan Gazi Hüsrev Bey’in vakfiyelerine dair, tarihçimiz Yılmaz Öztuna’nın yazdıklarıyla nihayetlendirelim.


“Hüsrev Bey, en ünlü akıncı beylerinden biridir. Bosna valiliği, 1521 sonundan 1541’de ölümüne kadar (-1533-36’da iki buçuk yıllık ara hariç-) 17 yıldır.


Eyaletine o derecede bir yönetim getirdi ki, binlerce Bosnalı, Hırvat ihtida etti, şimdi bunlara Boşnak diyoruz. Binlerce Türk’ü Anadolu’dan getirip iskân etti.


Sultanzade ve cihan padişahı Sultan Süleyman’ın hala oğlu olduğu için ülkeye hükümdarca hükmetti. Adaletten şaşmadı. Bayındırlık ve eğitime ağırlık verdi.


Bosna Sarayı’nı Balkanlar’ın en büyük Türk ve İslam kültür merkezlerinden biri haline getirdi. Tarım ve ticareti düzenledi, ahali refaha kavuştu. Hıristiyanlara aynı derecede adalet gösterdi. Babasından ve annesinden büyük miras kalmıştı.


Gazalarda ganimet payı da çok büyük oldu. Bütün servetini, son kuruşuna kadar eyaletine sarf etti ve vakfetti. Oğlu Mahmud Bey’e az bir şey bıraktı.


Doğrusu millete bıraktığı, devletine bağışladığı hayır eserleri akıl alacak gibi değildir. Hiçbir şey esirgememiş, cömert gönlünün bütün hazinelerini açmıştır. Halveti tarikatına girmiş bir derviş-gazi idi.


Bıraktığı vakıflar; sultanzade, hatta şehzadece değil, şahanedir, padişahları imrendirecek boyuttadır. Bu vakıflar, asırlarca Bosna-Hersek Müslümanlığını ayakta tuttu.


Kurduğu şehirlerdeki pek çok çarşı, köprü, yol, medrese, mektep gibi binaları ya bir vakıf üzerine kaydettirdi veya vakıf olarak ilan etti. Böylece vakıf yoluyla diğer şehirleri birbirlerine bağlayarak; ticari, askeri ve beşeri ilişkileri belli bir düzende tuttu.


Bununla da yetinmeyerek, sınırlarını genişletmek ve güvenliği sağlamak için yollar üzerine kervansaraylar, hanlar, hamamlar, derbentler yaparak milletlerin birbirleriyle tanışmasını, kaynaşmasını ve alışveriş etmesini sağlamıştır.”