Giriş: 22.08.2025 - 08:59
Güncelleme: 22.08.2025 - 08:59
AHMET EMRE BİLGİLİ

AHMET EMRE BİLGİLİ

Son yıllarda sadece İstanbul’un değil, tüm şehirlerimizin sokaklarını kahve zincirleri sardı. Hangi caddeye adım atsak, her köşe başında farklı markaların şubeleri karşımıza çıkıyor. Barista gençlerimiz, saatlerce ayakta kalarak müşterilerin siparişlerini en ince ayrıntısına kadar hazırlamaya çalışıyor: Laktozsuz mu olsun, yulaf sütlü mü? Kafeinsiz mi, yoksa ekstra shot mı eklensin?


Üstelik dilimiz bile bu ortamda geri planda kalıyor; kafeinsiz derseniz decaf diye düzeltiyorlar, bardak tutacağı yerine sleeve demeniz gerekiyor. Kısacası yabancı tabirler kafeler aracılığıyla da gündelik hayatımızın içine sızıyor.


Oysa kahve, gerçekten de özel bir içecek. Yorgun bir günün ardından çoğu zaman kendimizi bir fincan kahveyle ödüllendiririz. Kimi zaman dost sohbetlerinin eşlikçisidir, kimi zaman da afyonumuz patlamadığında elimiz gider ona. Kimimiz Türk kahvesini sever, kimimiz filtre kahveyi, kimimiz de espresso bazlı çeşitleri… 


Çay ne kadar özelse, kahve de o kadar seçkin bir yere sahiptir gündelik hayatımızda. Ama şu soru önemli: bu özel içeceği tek tip, adeta dayatılmış bir formatta içmek ne kadar doğru ne kadar bize uygun?


Bilindiği üzere kahve zincirleri hayatımıza yeni girmedi. İlk kahve zinciri Türkiye’de ilk şubesini yaklaşık 20 yıl önce açtı. Bugün ise orta ölçekli bir banka kadar şubesi var. Zamanla kahveciler sadece bir seçenek olmaktan çıktı, yiyecek-içecek piyasasını neredeyse domine eder hale geldi. Artık bir şehirde tanımadığımız bir yere gitsek, oturacak yer olarak çoğu zaman karşımıza kahveciler çıkıyor. Eski usul çay içebileceğimiz yerler ise gün geçtikçe azalıyor.


Burada tamamen kahvecileri suçlamak haksızlık olur. Sonuçta onlar ticari bir ihtiyaca cevap veriyor. Özellikle gençler için bu mekânlar, kısıtlı bir bütçe ile saatlerce vakit geçirilebilecek alanlar. Küçük bir kahveyle uzun saatler oturabilmek onlar için sosyal bir fırsat. Yaklaşık 10 gr kahveyi 150 TL civarına satan zincirler de söz konusu brüt kâr marjından dolayı uzun oturuşların maliyetini önceden alıyor. Kısacası, kahve kültürünün yükselişinde sadece moda değil, iktisadi şartlar da etkili. 


Ancak çay bambaşka bir mesele. Çayın gündelik hayatımıza girişi çok eskilere gitmez ama tiryaki oluşumuz asırlardır mevcutmuş gibidir. Türkiye, dünyada en çok çay tüketen ülke. Yılda kişi başı ortalama 3.5 kilogram çay içiyoruz. Çay yalnızca bir içecek değil; misafirliğin, dostluğun, sohbetin simgesi. Aynı zamanda binlerce ailenin geçim kaynağı, tarımımızın ve ihracatımızın önemli bir parçası. Çay kültürünü kaybetmek, sadece bir alışkanlığı değil, ekonomik ve kültürel bir değeri de yitirmek demek. Çayı kahve ile ikame ettiğimizde ülkemizde yetişen bir ürünü tüketmek yerine yalnızca ekvatoral iklimde yetişen, hatta iklim değişikliğinden dolayı her yıl fiyatı artan bir ürünü ithal etmek zorunda kalacağız.


Kahve içelim elbette. Farklı kültürleri tanımak, onların tatlarını keşfetmek kıymetli. Ama bunu yaparken kendi kültürümüzü yok saymak zorunda değiliz. Bir Amerikalı sabah filtre kahvesini içer, bir İtalyan espressosunu… Bizim topraklarımızda ise çay demlenir, Türk kahvesi pişer. Eğer hepsi birbirine benzerse, kültürler arasındaki renkler solup gider. Dünya biraz da bu farklılıklarla güzeldir.


Mesele kahveye karşı olmak değil, mesele çayı unutmamak. Çünkü çay, yalnızca soframızdaki bir içecek değil, kimliğimizin bir parçası. Eğer bu çeşitliliği koruyabilirsek hem kahvemizi keyifle içebilir hem de çayımızı gönül rahatlığıyla demlemeye devam edebiliriz.


Unutmayalım: Dünya kahveyle uyanabilir ama çayla dost olur. Her ikisi de muhabbete vesiledir. Kafelerle birlikte çayhanelerin yaygınlaşması ise dengeyi sağlar, esnaf döngüsünü güçlendirir.