Afrika’da aynı kökten gelen iki Kongo ülkesi var. Güncel isimleri; Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Kongo Cumhuriyeti. İkisi de 1960 yılında özgürlüğüne kavuşmuş. Biri Fransa sömürgesi olmuş, diğeri Belçika. Her ikisinde de bu baskın etki devam ediyor. Kongo Cumhuriyeti’nde Sovyetler döneminden kalma bir Rus nüfuzu da varlığını sürdürüyor.
İki Kongo’dan biri hem nüfus hem de yüzölçümü olarak diğerine göre çok büyük. Demokratik Kongo’nun nüfusu 115 milyon, diğerinin 6 milyon civarında olduğu biliniyor/tahmin ediliyor. İki Kongo’da da büyük çoğunluk (yüzde 80’ler civarında) Hristiyan dinine inandırılmış, Müslüman oranı ise yüzde 1.5-2 civarında.
Her ikisine de gerçekleştirdiğimiz ziyaretten hareketle kıtanın geneline yönelik bazı tespitlerde bulunmak niyetindeyiz. Afrika dediğimizde; siyahi insanların çoğunlukta olduğu, fakirliğin varlığı ama aynı zamanda zengin doğal kaynaklara ve çok cezbedici bir coğrafyaya sahip bulunduğu koca bir kıta geliyor. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca bu zengin kaynakların vahşice sömürüldüğünü, bu kadar zengin dil ve kültür varlığının yine acımasızca değiştirilerek neredeyse yok edildiğini biliyoruz. Sömürge döneminde dil olarak Fransızca ve İngilizcenin tekel haline gelmesi derin çatlaklar oluşturuyor. Kıta üzerindeki ayrılıkçı gibi görünen kabile kökenine ilişkin unsurların ve konuşulan yerel dillerin aslında ayrılığı değil, bütünlüğü gözettiğini de biliyoruz.
Sömürgecilik sürecinin sona erdiği söylense de egemen güçlerin dolaylı bir şekilde bunu devam ettirecek yollar aradıkları ve uyguladıkları malumdur. Burada çözümün; Afrika’ya liderlik edenlerin ‘ihtilafları ittifaka dönüştürecek bilgeliği’ politik ve sosyolojik yaklaşım olarak gösterebilmelerinde olduğuna inanıyoruz.
Bugün Afrika’nın en önemli potansiyel avantajlarından biri nüfus meselesidir ve stratejiyi bunun üzerinden geliştirmek en doğrusudur. Diğer ülkeler için dezavantaj haline gelen bu mesele, tüm Afrika ülkeleri için avantaj durumundadır. Afrika’nın nüfusu, nicelik olarak iyi fakat nitelik olarak iç açıcı değildir. Diğer taraftan, kıtanın yakın tarih kaderi gibi olan sömürgecilik konusunda bilinçlenmesi gerekir. Zira sömürge devletleri artık klasik yaklaşımlarının ötesinde dolaylı ve yeni biçimlerini uyguluyorlar.
Çin konusuna özel bir paragraf açmak gerekir. Zira Çin, tüm Afrika’da kendi özel usulüyle ve planlı, disiplinli bir şekilde yayılma çalışmaları yapıyor. Bu da bilinmez bir potansiyel problem anlamına geliyor. Zira Afrika’nın doğal kaynakları sömürge ruhlu olan ülkelerin iştahını kabartıyor, onları yeni usullere yönlendiriyor. Kısaca Çin’in yayılımı dikkat gerektiriyor.
Kongo aslında Afrika ülkelerinin birçoğunun ortak bir problemini yansıtıyor. Ülkelerin çoğunluğunda nüfus piramidin temel problemi olarak; orta sınıfın neredeyse olmayışı, çoğunluğun altta ve sağlıksız olarak birikmesi, beyaz yakalı ve zengin sınıfın piramidin üst tarafında bir azınlık hali oluşturması ciddi problemlerdir. Toplumun bu kesimi şimdilik kendi alemindedir. Günlük en asgarisinden kendine yetecek kadar kazanır ve onunla yetinir, daha fazlasını da göremez. Başkent dahil çok kalabalık bir kitle bir karmaşa içerisinde hayatlarını idame ettiriyor. Böyle bir yapıdan sağlıklı toplum yapısı çıkmaz.
Afrika’da iyileşme sürecini zorlaştıran unsurların başında; sömürge güçleri tarafından desteklenen mutlu azınlığın sadece kendi çıkarlarına odaklanması, güçlü kabileler arasında oluşturdukları yapay problemler, geniş halk yığınlarının problemlerini görmek istememeleri türünden hakikat arz etmeyen hususlar gelir. Bu bakış Afrika’yı bir yere götürmez.
Çözüm olarak bizim ülkemizin oluşturduğu; insan odaklı, yerel kültürlere, dillere ve dinlere saygı esaslı, yerin altındaki kaynakları değil, üstünde yaşayanlar endeksli düşünen, sömürge zihniyetini güncellemeyi değil, gönülleri esas alan, gönül coğrafyası yaklaşımını benimseyen, yöneticilerin de buna dahil olduğu anlayışın yerleşmesine ve uygulanmasına bağlı görünür.
Bir başka önemli hareket noktası da her türden eğitim ve yardımlaşmanın, ‘veren el’ olmanın ülkelerde sosyal ve siyasal bir zemin oluşturmasıdır. Özellikle TİKA, YTB, Maarif Vakfı ve tüm gönüllü kuruluşlarımızın gayretleri ile ortaya konulan çalışmalar hakikaten bize dair sağlam bir toplumsal zemin inşa eder.
Tüm bu zemini güçlendiren ise bilelim ki ticaretin ve eğitimin ortaya koyduğu toplam hasıladır. Ticarette ve eğitimdeki başarı birçok dinamiği harekete geçirecektir. İnsan yetiştirmenin etkisi elbette uzun vadelidir ama toplumsal zemini inşa edecek olan da budur. Bildiğimiz; sağlam zemin üzerinden her türden iyi işlerin organize edilebildiğidir.