Küresel ekonomi son yıllarda salgın ve savaşlar gibi dış şoklarla sarsıldı. Enflasyon yükselirken büyüme oranları geriledi. Ancak küresel ekonomideki olumsuz seyri yalnızca dış şoklara bağlamak doğru olmaz; ekonominin iç dinamikleri de işleri zorlaştırıyor. 2008 küresel finans krizinin ardından uzun süre istikrarlı biçimde gerileyen küresel dengesizlikler, son dönemde bir kez daha yükselişe geçti.
Küresel dengesizlikler, sistematik olarak bazı ülkelerin yüksek cari açık, bazılarının ise yüksek cari fazla vermesinin doğurduğu riskli ortam olarak tanımlanabilir. Bu ülkelerin (özellikle ABD ve Çin) küresel ekonomideki ağırlığının yüksek olması ve cari işlemler hesabındaki kompozisyonun kemikleşmesi, sorunu oluşturan temel unsurlardır. ABD, uzun yıllardır ihracatından çok daha yüksek düzeyde ithalat yapıyor. İhracata dayalı büyüme modelini 40 yılı aşkın süredir benimseyen Çin ise net ihracatçı bir ülkedir. Öyle ki Çin'in net ihracatı 1 trilyon doları aştı.
***
1980’lerden 2010’lu yıllara kadar ABD ile Çin arasında her iki tarafı da tatmin eden bir ekonomik ilişki ağı bulunuyordu. Çin üretim yapıyor, ABD ise tüketim odaklı bir ekonomik yapı sürdürüyordu. Çin, ihracat fazlaları sayesinde biriktirdiği tasarrufları ABD’nin cari açığını finanse etmek için kullanıyordu. Bu çerçevede Çin, ABD hazine tahvillerinin en büyük alıcısı konumuna yükselmişti. ABD ile Çin arasındaki bu ekonomik ilişki biçimi ‘Çinmerika’ olarak adlandırılıyordu.
Ancak böylesine çarpık bir ekonomik ilişkinin uzun vadede sürdürülebilir olması mümkün değildi. 2008 küresel finans krizinin tetikleyicilerinden biri olarak görülen ‘Çinmerika’ düzeni, 2010’lu yılların ortalarından itibaren çözülmeye başladı. Çin’in hızlı ekonomik ve teknolojik yükselişi sonrasında ABD’nin Çin’i küresel hegemonyasına yönelik bir tehdit olarak görmesi, iki ülke arasındaki ilişkileri gerdi. Sürecin sonunda ticaret savaşları patlak verdi. Esasen ticaret savaşları, makroekonomik dengesizliklerin siyasi alandaki yansımasıdır.
Tamamen tüketim ekonomisine dönüşmesi sonucunda sanayisini yurt dışına kaptıran, bütçe açığı ve borçluluk oranları tavan yapan ABD'de satın alma gücü zayıflayan kesimlerin tepkileri ve devletin ulusal güvenlik refleksleri, siyasetçileri korumacı politikalara yöneltti. ABD, cari açığını kapatmak için gümrük tarifelerini artırsa da başarılı olamıyor. Çin'e karşı verilen açık daralırken başka ülkelere verilen açık büyüyor.
ABD artık Çin, Almanya ve Japonya gibi ülkelerin cari fazlalarını absorbe eden ekonomi olmayı sürdürmek istemiyor. Ekonomisinin daha güçlü ve dinamik olduğu dönemlerde bu rolü üstlenebiliyordu; ancak bugün aynı kapasiteye sahip olmadığı düşünülüyor. Bu nedenle mevcut yapıyı değiştirme arayışında.
***
ABD, diğer ülkelerin dolar cinsinden finansal varlıklara bu ölçüde yoğun yatırım yapmasından da bütünüyle memnun değil. Çünkü dolar değer kazandıkça Amerikan sanayisinin ve ihracatının rekabet gücünü artırmak, dolayısıyla cari açığı azaltmak daha da zorlaşıyor. Ne var ki küresel belirsizlikler o denli yüksek ki dolar, güvenli liman olarak görülmeye ve talep görmeye devam ediyor.
Gelişmekte olan ülkeler ve hatta Avrupa, ihtiyaç duydukları yatırımları finanse edebilmek için daha fazla küresel likiditeye talip. Ancak bu ülkelerin finansal sistemleri yeterince derin olmadığından, dolara olan talep bir şekilde güçlü kalıyor.
Bu denklemde Çin de bazı şeylerin değişmesi gerektiğinin farkında. Pekin yönetimi, küreselleşme gerilerken tamamen ihracata dayalı bir ekonomi modeliyle ekonomik ilerlemesini sürdüremeyeceğini görüyor. Bu nedenle son 10 yıldır iç talebi artırmaya çalışıyor. Ancak Çin'de orta sınıf büyüse de büyümenin motoru, iç talepten hâlâ yeterince beslenemiyor.
Küresel dengesizliklerin çözümünün, ülkeler arasında ciddi bir koordinasyonu gerektirdiği açıkça ortada. Ülkelerin döviz kuru müdahaleleri, gümrük tarifeleri ve çeşitli yaptırımlara başvurarak tek başlarına çözüm üretmeleri mümkün görünmüyor. Ancak dünya, ne yazık ki bugün ihtiyaç duyulan bu koordinasyonu sağlayabilmekten oldukça uzağında.