Uluslararası kurumlar, 2026’ya ilişkin yenilenen büyüme beklentilerini paylaşmaya başladı. Dünya Bankası, daha temkinli bir yaklaşımla küresel ekonominin bu yıl yüzde 2.6 büyüyeceğini öngörürken, IMF’nin tahmini yüzde 3.3 seviyesinde. İki kurumun tahminlerinin metodolojik olarak farklı model, değişken ve varsayımlara dayandığını unutmamak lazım. Dolayısıyla doğrudan bir karşılaştırma yapmak doğru olmaz. Her iki kurumun da ortak paydada buluştuğu iki konu var: Birincisi, ticaret savaşları ve jeopolitik riskler gibi şoklara rağmen küresel ekonominin bir şekilde dirençli kalabilmesi. İkincisi ise altı ay öncesine kıyasla 2026’ya dair büyüme beklentilerinin yukarı yönlü revize edilmesi.
IMF ekonomistleri, zorlayıcı koşullara rağmen küresel ekonominin ılımlı da olsa büyüme rotasından sapmamasına neden olan unsurları şöyle sıralıyor:
* Gümrük tarifesi artışlarından kaynaklanan gerilimlerin şimdilik azalması,
* Uluslararası ticaretteki aksamaların üstesinden gelme konusunda özel sektörün çevikliği,
* Maliye politikalarının büyümeyi destekleyici yöndeki etkileri,
* Finansal koşulların elverişli kalması,
* Gelişen ekonomilerde uygulanan politika çerçevesinin istikrar sağlayıcı olması,
* Yapay zeka başta olmak üzere bilgi teknolojileri sektörüne yönelik yatırımların hızla artması.
Bu noktada, küresel ekonomiye dair beklentilerin reel sektör açısından ne anlama geldiğini analiz etmeye çalışalım. Öncelikle, küresel mal ticareti hacminin bu yıl 2025’e kıyasla daha yavaş büyümesinin daha olası olduğunu not etmek gerekiyor. Olumlu taraftan bakıldığında ise tarife artışlarının küresel mal ticaretini ilk başta beklendiği kadar olumsuz etkilememiş olması dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra, Avrupa pazarında son aylarda ılımlı bir canlanma yaşanıyor. Yılın ilk yarısında Euro’nun dolar karşısında güçlü kalacağı beklentisi de ihracatçılarımız için olumlu bir gelişme. Küresel düzeyde hizmet ticaretinin daha hızlı bir büyüme potansiyeli taşıması ise hizmet ihracatı yapan şirketlerimiz için yeni iş fırsatlarının ortaya çıkmasını sağlayabilir.
2026’da finansman maliyetlerinin bir miktar daha gerilemesi kuvvetle muhtemel. Yılın ikinci yarısında Fed’in faiz indirimlerini hızlandırması durumunda, finansal koşullar Türkiye gibi gelişen ülkeler için cazip hâle gelebilir. İçeride enflasyonun hedeflenen patikada aşağı yönlü seyrini sağlayabilirsek, düşen faizlerle birlikte özellikle yılın ikinci yarısı finansmana erişim açısından daha rahatlatıcı olabilir.
Küresel emtia fiyatları, şu aşamada üretim maliyetleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuyor. Ancak emtia fiyatlarının jeopolitik gelişmelere yüksek derecede bağımlı olması önemli bir risk unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Zira dünyanın birçok noktasında jeopolitik riskler halen sıcaklığını koruyor. Rusya-Ukrayna, ABD-İsrail-İran ve Çin-Tayvan hatlarındaki gelişmeler, emtia fiyatları üzerinde belirleyici olmaya devam edecek. Mevcut belirsizliklerin ve risklerin altın ve gümüş gibi değerli metallere yönelik talebi desteklemesi ise şu aşamada netleşmiş durumda. Bu çerçevede, altın ve gümüş fiyatlarının görece yüksek seyrini koruduğu görülüyor.
Ekonomi dışında cereyan eden meselelerin ağır bastığı bu tür dönemlerde, şirketlerin karar mekanizmalarını sağlıklı biçimde işletmeleri kolay değil. Şirketlerin kontrolünde olmayan değişkenlerin iş dünyası üzerindeki etkisi oldukça fazla. Bu dalgalı sularda yol alındıkça, reel sektörün zorluklarla başa çıkma ve rotayı tayin etme yetkinlikleri ister istemez gelişiyor. Sonuç olarak, temkinli bir iyimserlikle şirketlerin 2026’yı planlamaları daha makul bir strateji olacaktır. Şirketlerin yalnızca sezgilere dayalı değil; dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek ve veriye dayalı biçimde karar almaları kritik önem taşıyor.