Giriş: 10.04.2026 - 09:05
Güncelleme: 10.04.2026 - 09:05
NURULLAH GÜR

NURULLAH GÜR

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, liberalizm ve demokrasinin tüm dünyaya yayılacağı; ülkeler küresel sisteme entegre oldukça çatışmaların ve savaşların sona ereceği yönünde yaygın bir beklenti vardı. Ayrıca bu istikrarlı ortamın, ABD liderliğindeki ‘Batı medeniyeti’ tarafından sağlanacağı varsayılıyordu. Ancak bu düşüncenin oldukça naif olduğu kısa sürede ortaya çıktı.


Dünya, iç savaşlardan, terör faaliyetlerinden ve işgal girişimlerinden kurtulamadı. Son 15 yılda ise jeopolitik riskler hızlanarak arttı.


Çatışma ve savaşların arka planında ideolojik, kültürel, tarihsel ve coğrafi unsurların bulunduğu inkâr edilemez. Bununla birlikte, küresel sistemdeki ekonomik eşitsizliklerin jeopolitik fay hatlarını daha da gerdiğini göz ardı etmemek gerekir. Bu eşitsizliklerin iki temel boyutu bulunuyor: Ülkelerin kendi içlerindeki eşitsizlikler ve ülkeler arasındaki eşitsizlikler.


Ekonomiler kah krediyle kah teknolojik dönüşümlerle bir şekilde büyüse de pasta adil dağılmıyor. Ülkelerin kendi içlerinde sınıf, etnisite, din ve diğer unsurlar temelinde gelir eşitsizlikleri mevcut. Bu dünyada yüzde 100 adil bir dağılım beklemek gerçekçi olmaz. Ancak son yıllarda gelir ve servet eşitsizliklerinin verilerle ve gözle takip edilebilir biçimde artıyor olması, başlı başına büyük bir sorun. Bu eğilim, kendilerini ‘demokrasinin beşiği’ olarak gören ülkeler için de geçerli.


Özellikle 2008'deki küresel finans krizinin ardından eşitsizliklerde yaşanan artış, insanların psikolojisini ve dolayısıyla toplumsal yapıyı olumsuz etkiledi. Devlet kurumlarına duyulan güven azaldı; gençler, önceki nesillere kıyasla gelecek konusunda daha karamsar duygulara kapıldı. Bu ortam, popülist ya da aşırı uç ideolojilere sahip siyasetçilerin ekmeğine yağ sürdü. Donald Trump'ın seçim zaferleri, Birleşik Krallık'ın AB'den ayrılışı ve dünyanın dört bir yanında aşırı sağ ya da sol partilerin oylarını artırmış olmasının nedeni, bu güvensizlik ve hayal kırıklıklarında gizli. Bu tür siyasi yapılar ve siyasetçiler iktidara geldiğinde jeopolitik risklerin savaşa dönüşmesi maalesef çok daha kolay oluyor.


Ülkeler arasındaki eşitsizlikler ayrı bir sorun alanı olarak karşımızda duruyor. Neoklasik iktisat, gelişmekte olan ülkelerin sermaye yetersizliği nedeniyle yapacakları ve dışarıdan çekecekleri yatırımlarla büyüyeceğini ve zamanla gelişmiş ülkelere yakınsayacaklarını öngörüyordu. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi. Kapitalizmin mevcut yapısı, zengin ülkeler ile fakir ülkeler arasındaki farkın kapanmasına izin vermedi.


Gelişmiş ülkeleri yakalama potansiyeline ve fırsatına sahip ülkelerin önüne son yıllarda giderek daha fazla engel çıkarılıyor. Tarifeler, ambargolar ve finansal spekülasyonlar bu engellerin başında geliyor. Gelişmiş ülkeler, geçmişte kalkınma basamaklarını tırmanırken kullandıkları merdiveni bugün arkadan gelen ülkeler kullanmasınlar diye itmenin peşinde. Bu davranış biçimi, ülkeler arası koordinasyon yerine çatışmayı besliyor. 


Dünya hiçbir zaman mükemmel derecede adil ve huzurlu olmadı; bundan sonra da olmayacak. Asıl sorun, küresel sistemin pusulasını kaybettiği dönemlerde karamsarlığın, gözyaşının ve ölümün ağırlığının artıyor olması. Şu an deneyimlediğimiz dünya tam da böyle bir yer. Ateşkesler ve barış anlaşmaları elbette çok önemli; ancak yukarıda bahsettiğim eşitsizliklerin yapısal biçimde azaltılmasına yönelik adımlar atılmadığında, ateşkeslerin ve barışların ömrü kısalıyor. Bir savaş biterken bir diğeri başlıyor. Sorunun kökenine inmedikçe huzuru yakalayamayız.