Önceki yazımda sanayi sektörünün yaşadığı sıkıntıları ele almıştım. Bu yazıda ise sanayiyi canlandırmaya ve güçlendirmeye yönelik yapılabilecekler üzerine bir zihin jimnastiği yapalım.
Sanayinin karşılaştığı sorunların hem konjonktürel hem de yapısal boyutları bulunuyor. Çözüm üretilebilmesi için de her iki boyutun dikkate alınması kritik.
Finansman maliyetleri ve döviz kuru, sanayiciyi en fazla zorlayan konjonktürel unsurlar olarak öne çıkıyor. Savaş nedeniyle Merkez Bankası’nın faiz indirimlerine ara vermesiyle birlikte ticari kredi faizleri yüzde 48-50 bandının altına gerileyemedi.
Savaş henüz bitmedi. Fakat barışa dair diplomatik girişimler, savaşın ekonomi üzerinde yarattığı tahribatı hafifletmeye başladı. Piyasalar en kötüsünün geride kaldığını düşünüyor.
Bu ortamı dikkate alarak, Merkez Bankası'nın sonbahar başında yüzde 40'lık fiili fonlama maliyetini yüzde 37 olan politika faizine çekmesi için fırsat doğduğunu söyleyebiliriz. Enflasyon tarafında koşullar biraz daha iyileşirse, yıl sonunda politika faizi yüzde 35-36 civarına indirilebilir.
İhracatçılar, döviz kurlarındaki değişimin enflasyonla uyumlu olmamasından şikayet ediyor. Yani TL'nin reel olarak değerlenmesinden… Merkez Bankası'nın doğrudan bir kur hedefi bulunmadığını söylüyor. Ancak döviz kurunun enflasyonla mücadelede bir araç olarak kullanıldığı da ortada.
İhracatçının rekabet gücünü değerlendirirken yalnızca nominal kur üzerinden hesaplama yapmak anlamlı değil. Aslı reel efektif döviz kuruna (REK) bakmalıyız. REK’in 100’ün altında olması, TL’nin dış pazarlardaki rakiplerimizin para birimlerine kıyasla değersizleştiğine; 100’ün üzerinde olması ise görece değerli hale geldiğine işaret eder.
Sıkı para politikasına geçtiğimiz dönemin başında 72 seviyesinde olan REK, son aylarda 105 seviyesini gördü. REK’in 70’li seviyelere kadar gerilemesi de normal değildi. Bu dönemde ihracatçılar satışlarını ve kârlılıklarını artırmış olabilirler. Bugün yeniden 100’lü seviyelere dönmeyi, ‘kur normalleşti’ şeklinde değerlendiren iktisatçılar var. Ancak üç-dört yıllık bir süre zarfında reel kurun yaklaşık yüzde 50 değer kazanmasının herhangi bir ülkede ihracatçının kolaylıkla göğüsleyebileceği bir şey olmadığını gözden kaçırmamak lazım.
TL’deki hızlı reel değerlenmenin dış pazarlarda fiyatlama yapmayı zorlaştırdığı gerçeği dikkate alınmalı. Bu çerçevede Merkez Bankası’nın, REK’in 90-100 bandında dalgalanmasını gözeten bir yaklaşımı önceliklendirmesi daha makul olabilir.
Yapısal sorunların çözümü konusunda hem kamuya hem de reel sektöre düşen vazifeler var. Reel sektör iç dinamikler ve küresel koşullar nedeniyle eski kâr marjlarıyla iş yapmanın artık kolay olmadığını idrak etmeli. Buna göre profesyonel yönetime geçiş, çalışan eğitimleri, dijital dönüşüm ve markalaşma faaliyetleriyle üretimde katma değeri ve verimliliği artırması şart.
Özel sektörün ayrıca ölçek ekonomisiyle rekabet gücü kazanmak için proje ve dış pazar bazlı ya da kalıcı ortaklıkları gündemine alması elzem.
Kamu ise öncelikle reel sektörün üretim maliyetlerini ticaret diplomasisi ve maliye politikası araçlarıyla düşürmeye çalışmalı. Şirket evliliklerini özendirmek amacıyla vergi ve finansman teşvikleri sunulmalı. Geleneksel sektörlerin dönüşümü için KOSGEB’in daha nitelikli ve uzun soluklu destek paketleri sunması da bir başka kritik politika adımı olabilir.
Çözüm önerileri çeşitlendirilebilir ve detaylandırılabilir. Son olarak şu hususun altını bir kez daha çizerek yazıyı noktalayayım: Sanayinin yaşadığı sorunların hem konjonktürel hem de yapısal boyutlarını dikkate alarak politika setimizi belirlemeliyiz. Sadece konjonktürel tarafa odaklanırsak kalıcı çözümler üretemeyiz
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları İstanbul Ticaret Gazetesi'ne aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.