Cuma18 Eylül 202611:21İSTPİYASAAÇIK
NURULLAH GÜR
NURULLAH GÜR

Doğrudan yabancı yatırımların seyri

00:00 / 00:00

Doğrudan yabancı yatırım (DYY) akımları, son günlerde ekonomi gündeminin dikkat çeken başlıklarından biri oldu.

Yabancıların Türkiye'de gerçekleştirdiği uzun soluklu yatırımlar ile yurt içinde yerleşiklerin dışarıda yaptığı aynı türden yatırımlar arasındaki fark, temmuz ayı itibarıyla yıllıklandırılmış rakamlarda negatife döndü.

Bu, ekonomi tarihimizde ilk kez karşılaştığımız bir durum. Türkiye, 1973’ten 2002’ye kadar toplamda sadece 15 milyar dolar doğrudan yabancı yatırım çekebilmişti. Bu alanda yalnızca Doğu Asya ülkelerinin değil, Latin Amerika ülkelerinin dahi gerisinde kalıyordu.

Kasım 2002 seçimlerinin ardından yakalanan siyasi istikrar, makroekonomik istikrarla perçinlenince DYY'ler hız kazanmaya başlamıştı. O yıllarda AB'ye üyelik sürecinde yaşanan olumlu hava da yabancı şirketlerin Türkiye'ye ilgisini artırmıştı. Bu ivmelenmeyle Türkiye, sadece iki yıl içinde (2006 ve 2007) yaklaşık 45 milyar dolar DYY çekmeyi başarmıştı.
Yabancıların Türkiye’ye gelerek sıfırdan inşa ettikleri fabrikalar, kurdukları sigorta şirketleri ve bankalar ile satın aldıkları ticaret ve hizmet şirketleri, sadece cari açığın finansmanına değil, ekonomik büyümeye de destek oldu.

2010'lu yılların sonundan itibaren DYY girişleri, milli gelire kıyasla yavaşladı. Burada önemli bir detayı da belirtmek gerekiyor: Yabancı şirketler nasıl Türkiye'ye üretim ve hizmet alanında yatırım yapıyorsa, Türk şirketleri de diğer ülkelere yatırım yapabiliyor. İşte bu DYY çıkışları son yıllarda artışa geçti. Geldiğimiz noktada DYY çıkışları, girişlerin üzerine çıktı.

Bu gelişmenin arka planında iki ana unsur bulunuyor. Birincisi, küreselleşmenin gerilemesiyle ilintili. Tüm dünyada korumacı politikalar revaçta. Özellikle gelişmiş ülkeler, kendi şirketlerinin dışarıya yatırım yapmak yerine içeride kalması yönünde politikalar uyguluyor. Hatta tatlı sert baskı uyguluyorlar. Bu durum, DYY akımlarını küresel bazda yavaşlatıyor.

İkinci sebep ise iç dinamiklerden kaynaklanıyor. TL’deki reel değerlenme ve dolar bazında ücret seviyelerindeki artış, emek yoğun sektörlerde şirketleri rekabetçi kalmak için üretimi gelir seviyesi daha düşük ülkelere kaydırmaya zorluyor. Bu eğilim aslında ekonomik gelişmenin doğal bir sonucu. Fakat Türkiye bu eğilimi ekonomik gelişmenin henüz erken bir safhasında deneyimliyor. Bu da ‘erken sanayisizleşme’ dediğimiz sorunu doğuruyor.

Daha tehlikeli eşiklere gelmeden süreci yönetilmek adına bazı hususlarla ilgili strateji ve politikalara önem vermeliyiz:
* Emek yoğun sektörlerin verimlilik, katma değerli üretim ve markalaşma boyutlarında dönüşümünü sağlamak,

* Emek yoğun sektörlerde yatırımlarını yurt dışına taşıyan Türk şirketlerinin, faaliyette bulundukları ülkelerle makro ölçekte işbirlikleri yaparak Çin rekabetine karşı ortak bir mücadele vermek,

* Orta-yüksek ve yüksek teknolojili sektörlerde ortak Ar-Ge ve inovasyon faaliyetlerine girişebilecek niyet ve kalibreye sahip yabancı şirketleri Türkiye'ye gelmeyi özendirmek.

Türkiye, 2003’ten bu yana toplamda yaklaşık 300 milyar dolar DYY çekmeyi başarmış bir ülke. Bundan çok daha büyük bir potansiyele de sahip. Bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmek için makroekonomik istikrarı yeniden tesis etmek, hukuki ve düzenleyici süreçlerdeki öngörülebilirliği artırmak ve yukarıda bahsettiğim üç kritik hususla ilgili gerekli adımları atmak elzemdir.

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

Tüm Yazıları >