Türkiye’de doğurganlık hızı son 10 yıldır kesintisiz geriliyor. türkiye istatistik kurumu (tüik) verilerine göre kadın başına düşen doğum sayısı 2014’te 2.1 seviyesinin üzerinden gerileyerek, 1.4’ün altına indi. Bu oran, nüfusun kendini yenileme sınırının oldukça altında kalırken, projeksiyonlar uzun vadede nüfusun daralma sürecine gireceğini gösteriyor. Birleşmiş Milletler (BM) öngörülerine göre türkiye’nin nüfusu 2047 yılına kadar artışını sürdürecek ve yaklaşık 90 milyona ulaşacak. Ancak bu tarihten sonra düşüş başlayacağı; mevcut eğilimin sürmesi halinde yüzyıl sonunda nüfusun 77 milyonun altına gerileyebileceği belirtiliyor. BM’nin daha karamsar senaryosuna göre ise nüfus 50 milyon bandına kadar inebilir. Bu tablo, özellikle işgücü piyasası ve sosyal güvenlik sistemi açısından önemli riskler barındırıyor.
ÇOCUK KARARI ERTELENİYOR
Bu riske karşı harekete geçen türkiye, doğum oranlarındaki gerilemeyi tersine çevirmek amacıyla son yıllarda çeşitli teşvikler uygulamaya başladı. 2026-2035 döneminin ‘Aile ve Nüfus 10 yılı’ ilan edilmesi ve doğum izinlerinin 24 haftaya çıkarılması gibi önlemler dikkat çekti. Ancak uzmanlara göre bu tür düzenlemeler doğum kararını destekleyici olsa da tek başına belirleyici değil. yan önlemlerle desteklenmesi gerekiyor. istanbul Medeniyet üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Elyasa Koytak’a göre doğurganlık, yalnızca ekonomik teşviklerle açıklanamayacak kadar çok boyutlu bir süreç. eğitim süresinin uzaması, rekabetçi iş hayatı ve kariyer baskısı nedeniyle gençlerin evlilik ve çocuk sahibi olma kararını ertelediğine dikkat çeken koytak, mevcut toplumsal yaşam döngüsünde çocuk sahibi olmanın ikincil plana itildiğini vurguluyor.
YAŞAM MALİYETİ VE ZAMAN BASKISI
Uzmanlar, doğum kararını etkileyen faktörlerin yalnızca gelir düzeyiyle sınırlı olmadığını, ‘zaman maliyeti’ ve günlük yaşamın organizasyonunun giderek daha belirleyici hale geldiğini ifade ediyor. Uzun çalışma saatleri, bakım hizmetlerinin yetersizliği ve konut maliyetlerindeki artış, çocuk sahibi olmayı zorlaştıran unsurlar arasında öne çıkıyor.
Bu nedenle doğurganlıkta artış sağlanabilmesi için tekil teşvikler yerine çoklu bir politika setine ihtiyaç duyuluyor. Anne izinlerinin artırılmasının yanı sıra babalık izinlerinin genişletilmesi, çocuk bakım altyapısının güçlendirilmesi ve gençlerin konuta erişimini kolaylaştıracak adımların birlikte ele alınması gerektiği belirtiliyor.
KENTSEL YAŞAM DOĞUM KARARINI ETKİLİYOR
Doğurganlık tartışmalarında öne çıkan bir diğer başlık ise şehirleşme dinamikleri. Uzmanlara göre büyük şehirlerde artan yaşam maliyetleri, ulaşım zorlukları ve sınırlı sosyal altyapı, çocuk sahibi olmayı daha maliyetli ve zor hale getiriyor.
Bu çerçevede çocuk dostu kent planlaması, ulaşımda erişilebilirlik, mahalle ölçeğinde kreş ve bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması gibi unsurların doğum oranlarını destekleyici bir rol oynayabileceği ifade ediliyor. kentsel mimariden sosyal politikalara uzanan bütüncül bir yaklaşımın, mevcut eğilimin tersine çevrilmesinde kritik olduğuna dikkat çekiliyor.
TÜRKİYE’NİN DEMOGRAFİK DÖNÜŞÜMÜ HIZLANIYOR
Bu faktörlerin etkisiyle Türkiye’de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı son 20 yılda belirgin şekilde artarken, genç nüfus oranı ise geriliyor. Özellikle 65 yaş üzeri nüfusun artış eğiliminin sürmesi, doğurganlıktaki düşüşle birleştiğinde demografik yapıyı hızla değiştiriyor. Bu dönüşümün uzun vadede işgücü arzında daralma, üretkenlikte baskı ve sosyal güvenlik sisteminde mali yük artışı gibi sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor. Uzmanlar, bu nedenle doğurganlık politikalarının kısa vadeli teşviklerden öte, ekonomik ve sosyal sistemle entegre bir biçimde ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.
tüm bu veriler ışığında uzmanlar, doğurganlıkta kalıcı bir artış için ‘çoklu model’e dayalı politikaların şart olduğu görüşünde birleşiyor. Buna göre doğum kararını etkileyen üç ana alan öne çıkıyor: Hane maliyetlerinin azaltılması, zaman baskısının hafifletilmesi ve çocuk bakım altyapısının güçlendirilmesi.
Bu unsurların eş zamanlı hayata geçirilmediği senaryolarda, tekil teşviklerin sınırlı etki yaratacağı ve türkiye’nin demografik dönüşüm sürecinin hızlanarak devam edeceği belirtiliyor.

AYRIMCILIK YAPAN TEŞVİKLERDEN MAHRUM EDİLMELİ
SGK Başuzmanı İsa Karakaş: TÜİK verileri ortada. 86 milyonluk koca bir çınarın tam yarısı, yani 43 milyonu kadınlarımız. Son 20 yılda kadın istihdamının artırılması için çok sayıda cazip teşvik/destek ve kolaylık sağlandı. Buna rağmen işgücü terazisinde ciddi bir dengesizlik var. Erkeklerde işe katılım oranı yüzde 70 iken, kadınlarda yüzde 34.7’de kalıyor. “Yuvayı yapan dişi kuş” diyoruz ama rakamlar, o kuşu kanatlandırmada yeterince yol alamadığımızı ortaya koyuyor. ‘Aile Yılı’ kapsamında doğum izinlerinin artırılması ve babalık izninin iki katına çıkarılması elzem ve yerinde adımlardır. Kadınların istihdamda yer bulamamasının en büyük engeli, işe alımlarda “Doğum yapar, izne ayrılır” önyargısıdır. Bu kördüğümü çözmek için işe alımda eşitlik şart. SGK, erkeklerden de ‘analık sigortası primi’ kesiyor. Prim varsa, hak da olmalı. Yük eşitlenirse, işe alımdaki o sinsi ayrımcılık da izole edilir. Doğum oranları iş engeline takılmaz. Anne olan kadınları çalıştırmaya devam eden işverene ‘baş tacı’ muamelesi yapılmalı; vergi ve SGK primlerinde cazip indirimler sağlanmalı. Aksine, annelik sebebiyle ayrımcılık yapanlara ise kapılar kapatılmalı, devlet teşviklerinden mahrum edilmeli.

DOĞUM İZNİNİN UZAMASI OLUMLU ETKİLEYECEK
Uzman Psikolog Gülşen Kızılışık Kartal: Kadınlar için hayatları boyunca biyolojik ve duygusal değişimin en yoğun yaşandığı dönem, doğum sonrası dönemidir. Bu sebeple doğum sonrası annenin bebeğiyle geçirdiği süre, hem bebeğin hem de annenin ruh sağlığı açısından oldukça değerli. Uzun süreli doğum izinlerinin en somut psikolojik faydası, annenin yaşadığı doğum sonrası depresyon riskini düşürmesi. Annenin kullanacağı doğum izninin uzun olması, kadının işe dönme stresi yaşamadan bu hormonal geçişi daha yumuşak atlatmasını, bebeğinin bakımı ve ihtiyaçlarına tam olarak odaklanabilmesini sağlayacak. Bu keyifli süreci tecrübe eden ya da yakınında bu sürece şahitlik eden kadın da doğurganlık açısından ilk doğum yaşını öne çekebilir. Özellikle ilk çocuğunun doğumundan sonra uzun ve ücretli izin kullanan kadınlar, işini kaybetme korkusu yaşamadığı ve ruh sağlığını koruyabildiği için bu kadınların ikinci bir çocuk yapma fikrine daha sıcak bakma olasılıkları artacaktır. Böylece toplam çocuk sayısı artış eğilimine de girecektir.

AİLEYİ SADECE KADINDAN İBARET GÖRMEMEK GEREKİYOR
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Elyasa Koytak: Yapılan son düzenleme sevindirici, ancak babalara verilen izin halen çok az. Günümüzde babalar hem ev içi rollerde hem çocuğun bakımında daha fazla aktif görev alıyor ama baba olmanın iş hayatında ve kariyerde hiçbir somut faydası veya kolaylığı yok. Dolaylı vergiler veya tüketim vergileri, maaşlar ve ücretler, özlük hakları konularında baba olmanın elle tutulur hiçbir getirisi yok. Aileyi sadece kadınlar üzerinden düşünmemek lazım. Biz yaptığımız analizlerde şunu görüyoruz: Genç kuşakların eğitime katılımı arttıkça gelir ve statü arayışı uzuyor, 20’li yaşlar eğitimden istihdama geçiş mücadelesiyle geçiyor. Bu da evliliği erteliyor. Doğurganlıkla ilgili kamu politikalarında bu arayışı eksen almak lazım. Çocuk sahibi olmak Türkiye’de halen istenen, değerli, normatif bir şey. Yani kültürde ve insanların arzularında çok büyük bir yeri var çocuğun. Ancak sosyal statü arayışında yeri yok. Çocuk sahibi olanın sadece doğum izninde değil istihdamında, sigorta primi ödemesinde, araç ve konut kredisinde hem devletin hem sektörlerin elini taşın altına koyması gerekiyor. Şu an büyükşehirlerde sokakta, kaldırımda birden çok çocukla rahatça yürüyebiliyor muyuz? Konutlarımız birden çok çocuğu yetiştirmeye yetecek büyüklükte mi? Değil. Demek ki şehir politikaları, konut politikaları çocuk sahibi olanları öncelemiyor. Aynı şekilde istihdamda olan anne ve babalar için işverenler, şirketler ve firmalar ne yapıyor? Bazı işletmelerin istisna gayretlerini ve girişimlerini saymazsak anne ve baba olmak çalışma hayatıyla ters düşen bir yere itilmiş durumda. Bu zihniyeti değiştirmeliyiz.