Küresel ticarette artık uygun fiyatlı ürün satmadan daha çok yüksek teknolojili, kaliteli ve katma değeri yüksek ürünlerle rekabet etmek pazar payında belirleyici hale geldi. Elektronik, otomotiv ve bilgi teknolojileri sektörleri dünya ticaretinde büyümenin lokomotifi olurken, Türkiye de ihracat stratejisini bu yeni düzene uyum sağlayacak şekilde yeniden şekillendiriyor. Dünya genelinde yüksek teknolojili ürün ticareti, son 13 yılda iki katına çıkarak 2025 itibarıyla 5 trilyon doları aştı. Bu ticaretin ağırlığı Asya ülkelerinde yoğunlaşırken, yüksek teknoloji ihracatının yaklaşık yarısı Asya kaynaklı.
Avrupa’nın payı üçte bir seviyesinde kalırken, Kuzey Amerika’nın payı ise yüzde 15’in biraz üzerinde bulunuyor. Çin, ABD’nin yaklaşık iki katı hacme ulaşarak bu pazarda liderliğe oturmuş durumda. Bu tablo, dünya ticaretinde fiyat rekabetinin yerini teknolojik altyapı, inovasyon ve üretim kapasitesinin aldığını ortaya koyuyor.
Pandemi sonrası kırılganlaşan küresel tedarik zincirleri de şirketleri daha dirençli, sürdürülebilir ve katma değerli üretim modellerine yöneltti. Küresel ticarette yaşanan bu dönüşüm, gelişmekte olan ülkelere de dünya ticaretinden daha yüksek pay alma ve gelir farklarını kapatma imkanı sundu.
STRATEJİK DÖNÜŞÜM BAŞLADI
Türkiye ise bu küresel dinamikleri yakalayabilmek için ticaret ve sanayi politikalarını yeniledi ve yenilemeye devam ediyor. Yüksek katma değerli ve teknoloji yoğun üretim, Türkiye’nin ihracat stratejisinin merkezine yerleşmiş durumda. Savunma, uzay, yarı iletkenler ve yenilenebilir enerji gibi kritik alanlar, yeni ihracat kabiliyetleri geliştirilmesi açısından öncelikli sektörler olarak öne çıkıyor. Bu dönüşümün somut sonuçları da verilerde görülüyor.
Türkiye’nin yüksek ve orta-yüksek teknolojili ürün ihracatı, 2025’te yüzde 10.9 artışla 101 milyar dolardan 112 milyar dolara yükseldi. Bu artışta özellikle savunma sanayi ve otomotiv sektörleri belirleyici rol oynadı. Savunma ve havacılık ihracatı 2025’te tüm zamanların rekoruna yaklaşırken, insansız hava araçları ve ileri elektronik sistemler küresel pazarlarda yoğun talep gördü. Otomotiv sektörü de bu ivmenin en güçlü hissedildiği alanlardan biri oldu.
Türkiye’nin otomotiv ihracatı, 2025’in ilk 11 ayında bir önceki yıla göre yüzde 12.3 artarak 37.8 milyar dolara ulaştı. Bu sektörlerdeki atılımla birlikte kilogram başına ihracat değeri bazı ürün gruplarında 50 bin dolara kadar yükseliyor.
DİJİTAL ÜRÜN PASAPORTU ÖNEMLİ BİR FIRSAT
Küresel ticaretteki bir diğer önemli dönüşüm ise Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakatı ile yaşanıyor. AB ile ticaret yapabilmek için firmaların belirlenen çevresel ve teknik standartlara uygun üretim yapması gerekiyor. Bu süreç, rekabetin yalnızca fiyat ve kalite üzerinden değil, kaynakları verimli kullanma becerisi üzerinden de şekillendiğini gösteriyor. Yeni düzenlemeler, enerji ve hammadde kullanımını, döngüsel ekonomi uygulamalarını, düşük karbon ayak izini ve çevre dostu üretimi rekabetin merkezine yerleştiriyor. Bu çerçevede Türk sanayisi de verimlilik, teknoloji ve sürdürülebilirlik yatırımlarını hızlandırmış durumda. Küresel düzende yaşanan değişimin etkilerini dikkate alan sanayi, bir yandan yeni döneme uyum sağlarken, diğer yandan mevcut üretim alışkanlıklarını dönüştürmeye çalışıyor.
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Hepşen, ihracat yapacak firmaların dijital ürün pasaportuna özel önem göstermesi gerektiğini vurguladı. Hepşen, dijital ürün pasaportunun yalnızca bir yükümlülük değil, aynı zamanda yeni pazarların kapısını açan stratejik bir araç olduğunun altını çizdi.
REKABETÇİLİĞİN YENİ FORMÜLÜ
Prof. Dr. Ali Hepşen, küresel ticarette var olmanın yolunun değer ekonomisiyle olabileceğini belirterek, dünyadaki ticaret değişimine Türkiye’nin de hızlı adapte olduğunu, birçok Türk firmasının rekabet gücünü korumak için katma değerli alanlara yöneldiğini söyledi. Moda tasarımı, teknik tekstil, fonksiyonel ve akıllı kumaş üretimi gibi daha yüksek katma değerli üretimin ön plana çıkarılması gerektiğini vurgulayan Hepşen, “Dünyada kabul gören Türk hazır giyim markaları da kendi markalarıyla global pazarda yer edinmeye çalışıyor. Çünkü markalaşma adımları, fason üretime kıyasla daha yüksek fiyat ve kâr sağlıyor. Tekstil sektörü de sürdürülebilir üretim sertifikaları, organik pamuk kullanımına geçiş, geri dönüştürülmüş tekstil ürünleri gibi yöntemlerle değer ekonomisine geçiş için hazırlanıyor. Böylece ucuzluk yerine kalite, hız ve esneklik öne çıkarılarak sektörün Avrupa’nın yakın tedarik merkezi konumunu daha da güçlendirmesi hedefleniyor” dedi.
KAPIYI AÇAN SORULAR DEĞİŞTİ
Prof. Dr. Ali Hepşen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Eskiden fiyat kapıyı açıyordu, bugün ise kapı çok daha farklı sorularla açılıyor. Çünkü alıcı profili değişti. İhracatta artık teslimat süresi, kalite istikrarı, tedarik zinciri riski, karbon ayak izi ve satış sonrası hizmetler belirleyici. Değer ekonomisi dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor. Ürün satmaktan, teklif ve çözüm satmaya geçişten söz ediyoruz.” Hepşen, iş yapma kültürünün dönüşümüne de dikkat çekerek, kalite, teslimat, servis, güven ve sürdürülebilirliğin birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Hepşen, şirketler açısından en kritik başlığın istikrar olduğuna işaret ederek, şöyle konuştu: “Alıcı ilk partinin mükemmel olmasına değil, onuncu partide de aynı kaliteyi alıp alamayacağına bakıyor. Fiyat riski tolere edilebilir, ancak kalite ve teslimat riski tolere edilmiyor. Teslimat disiplinini kuran ve sözünü tutan üretici zamanla fiyat pazarlığından uzaklaşıyor.”
Servis ve ilişki yönetiminin değer ekonomisinin önemli ayaklarından biri olduğuna dikkat çeken Hepşen, “Ürün sattığınızda pazarlık biter, çözüm sattığınızda ilişki başlar” dedi. Hepşen, bu nedenle ihracatta da servis ilişkilerinin yerleşmesi gerektiğini vurguladı.
PAZARA GİRİŞ BİLETİ
Sektörel düzeyde ise en büyük sorunun dağınıklık olduğunu belirten Prof. Dr. Ali Hepşen, güçlü KOBİ ağına rağmen parçalı yapının değeri pahalı hale getirdiğini söyledi. Sertifikasyon, test altyapısı, lojistik ve satın alma süreçlerinde ortaklaşma olmadan katma değerin yaygınlaştırılamayacağını ifade eden Hepşen, “Bir KOBİ için sertifikasyon maliyet gibi görünür ama aslında pazara giriş biletidir. Öte yandan çip, savunma ve yazılım gibi alanlar elbette kritik. Ancak değer ekonomisi sadece bu sektörlerden ibaret değil. Orta teknoloji ürünlerde daha düşük hata oranıyla daha iyi tolerans, hızlı teslimat, net dokümantasyon ve güçlü satış sonrası hizmetlerle de değer yaratılabilir” dedi.

5 ADIMDA DEĞER EKONOMİSİ
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Hepşen, KOBİ ağı dikkate alındığında katma değeri artırmak için izlenmesi gereken adımları şöyle sıraladı:
Verimlilik: KOBİ’lerde fire oranları, üretim duruşları, enerji kullanımı ve iş akışı gibi alanlarda ciddi bir gizli potansiyel bulunuyor. Katma değer artışı her zaman yeni bir ürün geliştirmekle değil, aynı ürünü daha az kaynakla, daha verimli şekilde üretmekle de sağlanabiliyor.
Kalite ve standartlaşma: Asıl önemli olan, kalite ve standart sistemlerinin sahada gerçekten çalışması ve süreklilik kazanması.
Ürünleştirme: KOBİ’ler yalnızca müşteri çizimine üretim yapan, sıkışmış yapıdan çıkmalı. Modüler tasarım, katalog ürün geliştirme ve küçük ölçekli patent adımları, firmaların pazarlık gücünü artırıyor.
Satış sonrası hizmetler ve müşteri yönetimi: Basit CRM sistemleri, net garanti süreçleri ve kurgulanmış yedek parça yapıları, fiyat baskısını azaltıp müşteri sadakatini güçlendiriyor.
Finansmana erişim: KOBİ’ler nakit sıkışıklığı yaşadığında ilk refleks çoğu zaman fiyat kırmak oluyor. Oysa uygun ticaret finansmanı ve doğru finansal araçlar, işletmelere zaman kazandırarak katma değeri koruyor.