Cuma7 Ağustos 202610:14İSTPİYASAAÇIK

‘Nükleer’ enerji mimarisini değiştirebilir

Nükleer enerji yatırımlarına 2045 yılına kadar vergi kolaylıkları getiren yasal düzenleme, Türkiye’nin 2050’deki 20 bin megavatlık nükleer güç vizyonuna ivme kazandıracak. Yatırımcı için finansal öngörülebilirlik sağlayan stratejik hamle; uluslararası müzakerelerde Türkiye'nin elini güçlendirirken teknoloji transferi, yerli sanayinin katılımı ve tam bağımsız enerji için önemli bir adım.

Yayınlanma

Paylaş
‘Nükleer’ enerji mimarisini değiştirebilir

TBMM’de kabul edilen düzenlemeyle nükleer enerji yatırımlarının yüksek finansman yükünü hafifletmek amacıyla 31 Aralık 2045’e kadar geçerli kapsamlı bir teşvik paketi hayata geçirildi. İhtiyaç halinde 2050’ye kadar uzatılabilecek paket kapsamında; inşaat ve teçhizat süreçlerinde KDV iadesi ile muafiyeti, damga vergisi istisnası ve yabancı finansmanı kolaylaştırmak için kurumlar vergisinde örtülü sermaye sınırının yüzde 25’e indirilmesi sağlandı. Bu uzun vadeli yasal güvencenin temelinde ise Türkiye'nin 2050 yılına kadar 20 bin megavatlık nükleer kurulu güce ulaşma stratejisi yatıyor.

Yabancı sermayenin uzun vadeli projelerde aradığı ‘öngörülebilirliği’ sağlayan bu zemin; Sinop ve Trakya'da planlanan yeni santraller ile sanayiye yönelik Küçük Modüler Reaktörler (SMR) için yürütülen uluslararası müzakerelerde Türkiye'ye ciddi avantaj sağlayacak. Enerji bağımsızlığının ötesinde teknoloji transferini, yerli sanayinin tedarik zincirine katılımını ve istihdamı hızlandırması beklenen bu teşvik kalkanının piyasaya olası yansımalarını ve nükleer enerjinin rotasını, uzmanlar İstanbul Ticaret için değerlendirdi.

TEKNOLOJİYİ GELİŞTİREN ÜLKE HEDEFİ
Londra Enerji Kulübü Yönetim Kurulu Başkanı ve Uluslararası Enerji Ajansı eski yöneticisi Mehmet Öğütçü, nükleer gücün enerji güvenliği, sanayi politikası ve uluslararası rekabet gücünün kesiştiği stratejik bir alan olduğunu vurguladı. Öğütçü, “Vergi teşvikleri doğru yönde atılmış önemli bir adım. Ancak gerçek başarı, nükleer enerjiyi Türkiye’nin sanayi, teknoloji ve insan kaynağı dönüşümünün lokomotifi haline getirebilmek olacak” dedi.

Nükleer enerjinin dünyanın en sermaye yoğun sektörlerinden biri olduğunu belirten Öğütçü, bir santralin planlanmasından işletmeye alınmasına kadar geçen sürenin 10-15 yılı bulduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi: “Dünyanın hiçbir büyük nükleer ülkesi devlet desteği olmadan bu alanda başarılı olamadı. ABD’den Fransa’ya, Çin’den Güney Kore’ye kadar tüm örneklerde kamunun güçlü desteğini görüyoruz. Ancak burada kritik nokta şu: Teşvikler başlangıçtır; başarı ise uygulamanın kalitesine bağlıdır. Düzenleyici kurumların kapasitesi, finansman modelleri, yerli sanayinin hazırlanması ve yatırım ortamının öngörülebilirliği en az mali teşvikler kadar belirleyici olacak.”

İKİNCİ YÜZYILDAKİ SANAYİ VİZYONUNU BELİRLEYEBİLİR
Türkiye’nin 2050 yılı için ortaya koyduğu 20 bin megavatlık nükleer kurulu güç hedefinin stratejik bir vizyonu yansıttığını ifade eden Öğütçü, Akkuyu Nükleer Güç Santrali tamamlandığında Türkiye’nin elektrik talebinin yaklaşık yüzde 10'unu tek başına karşılanacağını hatırlattı. Öğütçü, bu hedefin ekonomik karşılığını şöyle özetledi: “20 bin megavat seviyesine ulaşılması, nükleer enerjinin Türkiye elektrik sisteminin temel unsurlarından biri haline gelmesi demektir. Bu hedef, doğalgaz ithalatına bağımlılığın azalması, elektrik fiyatlarında öngörülebilirliğin artması, karbon emisyonlarının düşmesi, sanayinin kesintisiz enerjiye erişiminin güçlenmesi ve dış şoklara karşı enerji sisteminin daha dayanıklı hale gelmesi anlamına gelir. Enerji arz güvenliği artık yalnızca Enerji Bakanlığı’nın konusu değil; sanayi politikalarının, dış politikanın ve milli güvenliğin ayrılmaz bir parçası.”

Türkiye'nin önündeki en kritik sorunun teknolojiyi geliştirmek olduğunu vurgulayan Öğütçü, “Nükleer teknolojiyi satın alan bir ülke mi olacağız, yoksa bu teknolojiyi geliştiren ve ihraç eden ülkeler arasına mı katılacağız? Bu sorunun cevabı, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki sanayi vizyonunu da belirleyecektir” dedi. Yeni yatırımların en büyük kazanımının bilgi transferi olacağının altını çizen Öğütçü, “Türkiye artık yalnızca yabancı teknoloji kullanan değil; ortak geliştiren, lisans üreten ve zamanla kendi çözümlerini ihraç eden bir ülke olmayı hedeflemeli. Bunun yolu ise teknoloji transferini ticari bir ayrıntı olarak değil, yatırım anlaşmalarının temel şartlarından biri haline getirmekten geçiyor. Yerli katkı oranını artırmak yalnızca birkaç ekipmanın Türkiye’de üretilmesi anlamına gelmemeli. Yüksek hassasiyetli imalat, özel alaşımlar, dijital kontrol sistemleri, siber güvenlik, robotik bakım teknolojileri ve nükleer yazılımlar gibi alanlarda yerli kabiliyet oluşturulmalı” diye konuştu.

SMR'LER YENİ BİR SANAYİ DEVRİMİNİN BAŞLANGICI OLABİLİR
Küçük Modüler Reaktörlerin (SMR) nükleer sektörünün en dikkat çekici teknolojik dönüşümlerinden biri olduğunu kaydeden Öğütçü, bu alandaki fırsatlara dair şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye açısından SMR’ler yalnızca yeni elektrik santralleri anlamına gelmiyor. Organize sanayi bölgeleri, petrokimya tesisleri, demir-çelik fabrikaları, veri merkezleri, yapay zeka altyapıları, yeşil hidrojen üretimi ve kritik maden işleme tesisleri gibi bütün bu alanlarda güvenilir ve düşük karbonlu enerji sağlayabilecek yeni bir çözümden söz ediyoruz. Türkiye’nin aceleci değil, akıllı davranması; farklı teknolojileri yakından takip ederek en uygun iş ortaklarını seçmesi önem taşıyor.”

MASADA TÜRKİYE’NİN ELİNİ GÜÇLENDİRECEK
SETA Enerji Uzmanı Büşra Zeynep Özdemir, TBMM’den geçen ve nükleer enerji yatırımlarına 2045 yılına kadar teşvik sağlayan düzenlemeleri değerlendirdi. Özdemir, yasal adımların sadece bir vergi indirimi olmadığını, Türkiye'nin nükleer hedeflerini destekleyen stratejik bir politika olduğunu vurguladı.

Bakanlığın teknoloji transferi ve yatırımın ülkeye taşınması hedeflerini değerlendiren Özdemir, yerlileşme kavramının kapsamına dikkat çekerek, şunları söyledi: “Nükleerde yerlileşme yalnızca santral inşaatında yerli şirketlerin görev alması anlamına gelmiyor. Mühendislikten makina ve ekipman üretimine, dijital kontrol sistemlerinden bakım hizmetlerine, nükleer güvenlikten atık yönetimine kadar geniş bir sanayi ve teknoloji ekosisteminden bahsediyoruz. Türkiye’nin Akkuyu NGS ile kazandığı tecrübe, yetiştirdiği insan kaynağı ve projeye dahil olan yerli şirketler yeni yatırımlar için önemli bir başlangıç noktası oluşturdu. Sinop, Trakya ve SMR projeleriyle daha büyük ve süreklilik taşıyan bir pazarın oluşması Türk şirketlerinin uluslararası nükleer enerji standartlarında üretim yapabilmek için sertifikasyon, Ar-Ge ve kapasite yatırımlarına yönelmesini sağlayabilir. Yeni teşvikler teknoloji sağlayıcıları açısından Türkiye’yi daha cazip hale getirirken, Bakanlığın teknoloji transferi ve yüksek yerlilik şartlarını müzakere masasında daha güçlü biçimde savunmasına da imkan tanıyacaktır. Böylece nükleer enerji alanındaki yatırımlar inşaat dönemindeki istihdamla sınırlı kalmayıp uzun vadeli ve yüksek nitelikli yeni iş alanları oluşturabilir.”

Türkiye'nin 20 bin megavatlık hedefinin önemini vurgulayan Özdemir, “20 bin megavatlık hedef gelişmekte olan ekonomisiyle Türkiye’nin büyüyen elektrik talebini güvenli, kesintisiz ve düşük karbonlu üretimle karşılama yönündeki iradesini gösteriyor. Bu kapasitenin 2050’de öngörülen elektrik talebinin yaklaşık yüzde 15’ini karşılaması bekleniyor. Nükleer santrallerin 7 gün 24 saat üretim yapabilmesi, payı hızla artan rüzgar ve güneş kaynaklarını dengeleyerek elektrik enerjisi sisteminin güvenilirliğini güçlendirecektir. Aynı zamanda elektrik üretiminde ithal doğalgaza duyulan ihtiyacı ve dolayısıyla küresel fiyat dalgalanmalarına karşı kırılganlığı da azaltacak. Bu nedenle nükleer enerji Türkiye açısından yalnızca kaynak çeşitlendirmesi değil; dış şoklar karşısında hareket alanını genişleten, enerji bağımsızlığı hedefini ve 2053 net sıfır emisyon vizyonunu birlikte destekleyen stratejik bir tercih” diye konuştu.

Küçük Modüler Reaktörler (SMR) teknolojisinin sanayiye sunacağı katkıları anlatan Özdemir, şöyle devam etti: “SMR’ler Türkiye’nin uzun vadeli enerji stratejisinde büyük ölçekli santral programının alternatifi değil, onu tamamlayacak yeni nesil bir seçenek olarak konumlandırılıyor. Daha düşük kapasitede modüler üretim imkânı ve farklı talep merkezlerine yakın kurulabilmeleri bu reaktörleri özellikle yoğun enerji tüketiminin olduğu sanayi bölgeleri açısından önemli hale getiriyor. Kesintisiz elektriğin yanında proses ısısı ve hidrojen üretimi gibi alanlarda da kullanılabilmeleri imalat sanayinin karbonsuzlaşmasına katkı sunabilir. Modüler yapı yatırımın aşamalı biçimde büyütülmesini ve başlangıç maliyetinin daha yönetilebilir olmasını sağlıyor. Türkiye’nin 5 bin megavatlık SMR hedefi bu bakımdan yalnızca yeni bir üretim kapasitesi değil, yerli makina ve ekipman sanayinin seri üretime dayalı nükleer teknoloji zincirine dahil olması için de önemli bir fırsat. Teknoloji transferini ve yerli üretimi merkeze alan ortaklık modelleriyle SMR’ler Türkiye’nin hem kesintisiz ve temiz enerji ihtiyacına hem de teknolojik kapasitesine güçlü katkı sağlayabilir.”