2008 kriziyle duvara çarpan küreselleşmenin yerini artan jeopolitik riskler, ticaret savaşları ve belirsizlikler alırken, dünya ekonomisi 2026 yılına bu risklerin gölgesinde giriyor. İstanbul Ticaret Gazetesi yazarı Prof. Dr. Nurullah Gür, bu haftaki yazısında küresel sistemdeki güç mücadelesini ve bunun ekonomiye yansımalarını kaleme aldı. Gür'e göre, ABD'nin mevcut küresel sistemi değiştirme çabaları ve Çin ile olan rekabeti, öngörülebilirliği azaltarak yatırım iştahını zayıflatıyor ve ekonomik büyümeyi tehdit ediyor.
Prof. Dr. Nurullah Gür'ün bu haftaki yazısı şöyle:
Jeopolitik risklerin gölgesinde 2026’ya giriş!
21. yüzyıla girerken dünya hızla küreselleşiyordu. AB’ye yeni ülkeler katılıyor, Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne dâhil oluyor, uluslararası finans sermayesi gelişmekte olan ülkelere yöneliyor ve ABD, sözde, ‘dünyaya demokrasiyi yaymaya’ çalışıyordu.
Liberaller, dünyaya toz pembe bir gözlükle bakarak küreselleşmenin her koşulda refah ve barış getireceğini savunuyordu. Buna karşılık, gelişmeleri daha realist bir perspektiften değerlendirenler, küreselleşmenin aşırıya kaçtığını ve mevcut kırılganlıklara kalıcı çözümler getirilmediği takdirde, küreselleşmenin vaat ettiği faydaların gerçekleşmeyeceği uyarısında bulunuyordu.
2008'deki krizin ardından küreselleşme büyük bir duvara çarptı. Sonrasında da kendini toparlayamadı. Kriz sonrası uygulanan yanlış politikalar gelir ve servet eşitsizliğini artırdı. Yükselen sosyal gerilim göçmen karşıtlığını, aşırı milliyetçiliği ve popülizmi körükledi. Bir süreliğine buzluğa kaldırılan jeopolitik riskler yeniden ortaya çıktı. Ticaret savaşları başladı.
ABD, mevcut küresel sistemin artık kendisinden çok Çin’e fayda sağladığını düşünüyor. Bu nedenle sistemi değiştirmeye çalışıyor. Ancak eski sistemin yerine neyin geçeceğine ilişkin ABD içinde henüz bir fikir birliği oluşmuş değil. Dahası, Çin’in bu denli güçlendiği bir dönemde ABD, küresel düzenin yeni kurallarını tek başına belirleyebilecek bir konumda bulunmuyor.
Bu ortamda ABD, uluslararası kurumları ve yerleşik kuralları hiçe sayan adımlar atmaktan geri durmuyor. Tıpkı Venezuela'da gerçekleştirdiği operasyonda olduğu gibi. ABD, Çin'i küresel hegemonyası açısından bir tehdit olarak görüyor.
Tek hedefinin ve odağının Çin olmasını istiyor. Bu yüzden diğer ülkelerin ve bölgesel meselelerin dikkat dağıtmasını ya da ek riskler oluşturmasını istemiyor. Latin Amerika'daki rejimlerin Amerikan çıkarlarına uygun hareket etmesini garantiye almaya çalışıyor.
Trump yönetimi, AB'nin Çin'e karşı daha sert davranmasını, askeri savunmada kendi başlarının çaresine bakmasını ve Rusya ile stratejik ortaklık kurmasını sert biçimde öğütlüyor. Trump, maliyetlerin artmaması ve dikkatlerin dağılmaması için Rusya-Ukrayna savaşının bir an önce sona ermesine öncelik veriyor.
Bu ortamın biriktirdiği belirsizlik bulutu, küresel ekonomiyi olumsuz etkiliyor. Küresel sistemin giderek daha anarşik bir yapıya sürüklenmesi, öngörülebilirliği azaltıyor. Yüksek belirsizlik ile düşük öngörülebilirlik arasındaki bu kombinasyon, yatırım iştahını zayıflatıyor. Mevcut yatırım planları daha kısa vadeli ve spekülatif kâr odaklı alanlara yöneliyor. Bu eğilim, ekonomik büyümenin bereketli ve kapsayıcı olmasının önüne geçiyor.
Görünen o ki, 2026 jeopolitik riskler yönünden zorlu bir yıl olacak. Rusya-Ukrayna arasında bir anlaşma umudu belirse, bu sefer Grönland meselesiyle ABD ile Avrupa arasının açılabileceği görülüyor. ABD-İsrail-İran üçgenindeki gelişmeler de jeopolitik istikrarsızlığın küresel ekonomiye yansıması açısından yakından takip edilecek. Mevcut tahminlere göre küresel ekonomi 2026'da yüzde 2.9-3.1 bandında büyüyecek. Küresel mal ticareti yüzde 0.5, hizmet ihracatı ise yüzde 4.4 oranında artış gösterecek. Ancak jeopolitik riskler 2026'nın başında olduğu gibi yoğun geçerse, bu rakamları tutturmak güçleşebilir.