Eski düzen çökerken Türkiye’nin yükselen rolü: Prof. Dr. Kerem Alkin yazdı...

Prof. Dr. Kerem Alkin, son beş yılda tanık olunan sürecin küresel sistemin sadece 'dönüşümü' değil, 1945 sonrası kurulan Atlantik merkezli düzenin çözülüp kurucu sütunlarını kaybetmesi olduğuna işaret etti ve Türkiye'nin konumunu analiz etti.

Giriş: 30.01.2026 - 10:03
Güncelleme: 30.01.2026 - 10:10
Eski düzen çökerken Türkiye’nin yükselen rolü: Prof. Dr. Kerem Alkin yazdı...

İstanbul Ticaret Gazetesi yazarı Prof. Dr. Kerem Alkin, bu haftaki yazısında küresel sistemin yaşadığı dönüşümü "çözülme" olarak nitelendirdi; 1945 sonrası kurulan Atlantik merkezli düzenin, Trump dönemleri ve finansal krizler sonrası meşruiyetini kaybettiğini belirtti. Alkin'e göre, batının yapısal kriz ve atalet yaşadığı bu lidersiz dönemde, Çin alternatif bir çekim merkezi oluştururken, Türkiye; çok eksenli diplomasisi, jeostratejik konumu ve güçlü savunma sanayisi kapasitesiyle yeni küresel mimarinin kurucu aktörlerinden biri olma stratejik pozisyonunu alıyor.


Prof. Dr. Kerem Alkin'in bu haftaki yazısı şöyle:
Son beş yılda küresel sistem üzerine yapılan analizlerin büyük bölümü, yaşanan süreci ‘dönüşüm’ kavramıyla açıklamaya çalışsa da bugün tanık olduğumuz tablo, çok daha sarsıcı bir sürece işaret ediyor. 80 yıllık küresel düzen değişmiyor; çözülüyor, dağılıyor ve kurucu sütunlarını hızla kaybediyor. 1945 sonrası inşa edilen Atlantik merkezli sistem; ABD liderliği ve hegemonyası, serbest ticaret, kolektif güvenlik, kurumsallaşmış çok taraflılık ve liberal değerler üzerine kuruluydu. Bu mimari, Soğuk Savaş boyunca batıya hem askeri hem ekonomik hem de ideolojik üstünlük sağladı. NATO, Bretton Woods kurumları ve transatlantik bağlar bu yapının omurgasını oluşturdu.


Ancak son 20 yılda bu kurucu mantık sistematik biçimde aşındı. Irak ve Afganistan müdahaleleriyle başlayan meşruiyet kaybı, 2008 küresel finans kriziyle birlikte neoliberal sistemin değer mekanizmasına duyulan inancı derinden sarstı. Batı, kendi oluşturduğu ekonomik düzenin maliyetini yönetemez hale geldi. Eşitsizlik arttı, orta sınıf eridi, toplumsal kutuplaşma derinleşti. Birinci ve ikinci Trump dönemleri ise bu sürecin en kritik kırılma noktalarından biri oldu. ‘Önce Amerika’ söylemiyle Washington, müttefiklik hukukunu sorgulattı; NATO’yu mali bir yük olarak gördüğünü açık biçimde hissettirdi.


ÇOK KATMANLI BLOKLAŞMALAR 
Çok taraflılığa dayalı küresel yönetim anlayışı fiilen askıya alındı. Atlantik İttifakı tarihinde ilk kez, lider ülke ABD sistemin taşıyıcısı olmaktan kendi iradesiyle çekildiğini dünyaya ilan etti. Bununla birlikte, Atlantik dünyasındaki sorunlar salt Trump’ın tercihleriyle sınırlı değil. ABD iç siyasetindeki derin kutuplaşma, Avrupa’nın stratejik ataleti ve ittifakın ortak vizyon üretme kapasitesini kaybetmesi, batıyı yapısal bir krizin içine sürüklemiş durumda. Bugün Atlantik sistemi artık güven üretmekte, istikrar sağlamakta ve norm belirlemekte ciddi biçimde zorlanıyor.


Avrupa Birliği’nin Brexit sonrası yaşadığı yön kaybı bu tabloyu daha da ağırlaştırmış durumda. Atlantik sisteminin yol açtığı bu boşlukta Çin ise yükselişini sürdürüyor. Üretim gücü, teknoloji yatırımları, finansal ağları ve Kuşak-Yol Girişimiyle Pekin, alternatif bir küresel çekim merkezine dönüşüyor. Küresel Güney ülkeleri ise tek taraflı biçimde batı eksenine bağımlı kalmak istemiyor. Bu nedenle ekonomik, ticari, siyasi ve askeri alanlarda yeni ortaklıklar, esnek ittifaklar ve çok katmanlı bloklaşmalar hızla şekilleniyor.


LİDERSİZ DÜNYA DÜZENİ 
Ortaya çıkan yeni küresel tablo, lidersiz bir dünya düzenine işaret ediyor. Uluslararası kurallar gevşetildiği, sert güç kullanımının normalleştirildiği, hukukun ve değerlerin araçsallaştırıldığı bir döneme girdik. İçinden geçtiğimiz bu zorlu süreç, tam anlamıyla bir ‘fetret’ dönemi: Eski düzen çökerken, yeni düzen henüz doğmuş değil, Söz konusu lidersizlik sürecinde, kimi ülkeler belirsizliğe sürüklenirken, kimileri ise yeni dönemin kurucu aktörleri olma yönünde stratejik pozisyon alıyor. Türkiye, ikinci grupta yer alan nadir ülkelerden biri konumunda. Çok katmanlı ve çok eksenli diplomasisi, jeostratejik konumu, savunma sanayindeki yüksek kapasitesi, enerji ve ulaştırma koridorlarındaki merkezi rolüyle Türkiye, yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de denge kurucu bir aktör konumuna yükseliyor.


Küresel ve bölgesel barış için arabuluculuk girişimleri, kriz yönetimi tecrübesi ve geniş diplomatik ağı, bu yeni dönemde ülkemize önemli bir manevra alanı kazandırıyor. Bugün önde gelen ekonomiler için esas mesele, çöken bir düzenin ardından kurulacak yeni küresel mimaride söz sahibi olmaktır. Türkiye’nin bu süreçte yön veren aktör olarak konumlanması stratejik bir zorunluluk ve gerçektir. Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın güçlü, kararlı ve vizyoner liderliğinde, sahip olduğu imkan, kabiliyet ve jeopolitik derinlikle, yeni dönemin kurucu ülkelerinden birisi olarak tarihe geçecek.