COP31’de elektrifikasyon hedefi: Güneşten nükleere yatırımlar hızlanabilir
Fatih Birol, Antalya’da düzenlenecek COP31’in enerji dönüşümü açısından “altın fırsat” olduğunu söyledi. IEA, ulaştırmadan sanayiye elektrifikasyonu hızlandıracak çok ülkeli bir anlaşma hedeflerken Birol mevcut enerji krizinin 2027’de de etkisini sürdürebileceği uyarısında bulundu.

Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ve küresel enerji ticaretindeki kırılganlık, COP31 öncesinde enerji güvenliğini yeniden gündemin merkezine taşıdı. IEA Başkanı Fatih Birol’a göre mevcut tablo, ülkeleri yalnız yeni tedarikçilere değil, ulaştırmadan ısıtmaya kadar daha geniş bir elektrifikasyon sürecine yöneltiyor.
COP31’DE ELEKTRİFİKASYON TAAHHÜTNAMESİ HEDEFLENİYOR
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, COP31’in ana gündem maddelerinden biri olarak elektrifikasyonun öne çıkarılmasını önerdiklerini belirtti. IEA’nın hedefi, bugün toplam enerji tüketiminde yüzde 23 seviyesinde bulunan elektriğin payını 2035 yılına kadar yüzde 35’e yükseltecek ortak bir taahhütname oluşturmak ve mümkün olduğunca fazla ülkenin bu metne imza atmasını sağlamak.
Birol, bu hedefin yalnız iklim politikaları açısından değil enerji güvenliği bakımından da önem taşıdığını vurguladı. Ulaştırma, ısıtma ve sanayi başta olmak üzere mümkün olan her alanda elektrik kullanımının artırılmasının hem fosil yakıtlara bağımlılığı azaltabileceğini hem de emisyonların düşürülmesine katkı sağlayabileceğini söyledi.
ELEKTRİFİKASYON ENERJİ GÜVENLİĞİNİN MERKEZİNE YERLEŞİYOR
Birol’a göre hükümetler son dönemde enerji güvenliği risklerini azaltmak için hem yeni enerji kaynaklarına hem de yeni ticaret ortaklarına yöneliyor. Ancak bu politikaların en önemli ayaklarından birini ekonominin mümkün olduğunca fazla bölümünün elektriklendirilmesi oluşturuyor.
Bu dönüşüm ulaştırmada elektrikli araçlardan binalarda ısı pompalarına, sanayide elektrik kullanımından dijital şebekelere kadar geniş bir yatırım alanını kapsıyor. Elektrik talebinin hızla artması ise güneş, rüzgar ve nükleer enerji gibi üretim kaynaklarının yanı sıra iletim ve dağıtım altyapısının da aynı ölçüde büyütülmesini gerektiriyor.
'2027’DE ENERJİ KRİZİNİN NORMALLEŞECEĞİNDEN İYİMSER DEĞİLİM'
Birol, mevcut küresel enerji krizinin kısa sürede tamamen ortadan kalkacağı beklentisine temkinli yaklaştı. Batı Sibirya’dan Avrupa’ya uzanan boru hatları ile Hürmüz Boğazı üzerinden Asya’ya ve diğer pazarlara yapılan petrol ve doğal gaz sevkiyatını dünya enerji sisteminin iki temel damarından biri olarak tanımlayan Birol, her iki hatta da ciddi gerilim yaşandığını ifade etti.
Mevcut politika ve enerji güvenliği koşulları dikkate alındığında 2027’de tam bir normalleşme beklemediğini belirten Birol, dünyanın önümüzdeki yıl da krizin etkilerini ve yaralarını gidermeye çalışacağını söyledi. Bu görünümün hükümetler ve şirketler açısından uzun vadeli enerji yatırımlarını daha stratejik hale getirdiğini vurguladı.
HÜRMÜZ KRİZİ COP31’İN SONUÇLARINI ETKİLEYEBİLİR
Birol, günümüzde dünya enerji gündeminin en kritik konularından birinin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz olduğunu belirterek buradaki gelişmelerin tarımdan sanayiye kadar ekonominin geniş kesimlerini etkilediğini söyledi. Enerji arzındaki kırılganlığın petrol ve doğal gaz fiyatları üzerinden küresel ekonomiye yayıldığını ifade etti.
Birol’a göre kriz paradoksal biçimde COP31’in sonuçlarını güçlendirebilecek bir unsur da olabilir. Enerji güvenliğine ilişkin kaygıların artması, hükümetlerin fosil yakıtlara bağımlılığı azaltacak elektrikleşme politikalarına daha hızlı yönelmesini sağlayabilir.
1970’LERİN PETROL KRİZLERİ NÜKLEER ENERJİYİ HIZLANDIRMIŞTI
Geçmiş enerji krizlerinin uzun vadeli politika değişimlerini tetiklediğini hatırlatan Birol, 1973 ve 1979’daki petrol krizlerinin ardından birçok ülkede nükleer enerji yatırımlarının hızlandığını ve otomobillerde enerji verimliliğini artıran düzenlemelerin hayata geçirildiğini belirtti.
Benzer bir dönüşümün mevcut kriz sonrasında da yaşanabileceğine işaret eden Birol, enerji arzındaki kırılganlıkların ülkeleri yeni teknolojilere, farklı tedarikçilere ve daha düşük fosil yakıt bağımlılığına dayanan enerji sistemlerine yönlendirdiğini kaydetti.
“ANTALYA PARİS ANLAŞMASI GİBİ ANILABİLİR”
Birol, COP31’in başarısının iki temel ölçüt üzerinden değerlendirileceğini söyledi. Bunlardan ilkinin toplantıya katılan ülke sayısı ve temsil düzeyi olduğunu belirten Birol, Antalya’daki zirveye ilişkin mevcut temasların güçlü bir uluslararası katılıma işaret ettiğini ifade etti.
İkinci ölçütün ise elektrifikasyon taahhütnamesinin zirveden çıkıp çıkmayacağı olacağını belirten Birol, 2015’te imzalanan Paris Anlaşması’nın iklim diplomasisindeki yerine benzer şekilde Antalya’nın da gelecekte elektrifikasyon hedefiyle anılabileceğini söyledi. Bunun henüz kesinleşmiş bir sonuç olmadığını vurgulayan Birol, anlaşma için yoğun çalışma yürütüldüğünü kaydetti.
COP31 ENERJİ YATIRIMLARINA YENİ YÖN VEREBİLİR
Elektrifikasyon taahhütnamesinin kabul edilmesi halinde bunun yatırımcı ve finans kuruluşları açısından güçlü bir politika sinyali oluşturacağını belirten Birol, sermayenin hangi enerji alanlarına yönelmesi gerektiğinin daha görünür hale geleceğini ifade etti.
Bu kapsamda güneş ve rüzgar yatırımlarının yanı sıra nükleer enerji, elektrik iletim hatları, enerji depolama sistemleri, elektrikli araçlar, ısı pompaları ve sanayide elektrik kullanımını artıracak teknolojilerin daha fazla finansman çekmesi bekleniyor. Böylece COP31’den çıkabilecek siyasi bir taahhüdün yalnız iklim hedeflerini değil küresel enerji yatırımlarının yönünü de etkileyebileceği değerlendiriliyor.

Yorum yazmak için giriş yapın.
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.