istanbul-ticaret-gazetesi
istanbul-ticaret-gazetesi

Altın ve doların rezerv savaşı

Küresel rezerv yönetiminde 30 yıldır süregelen denge değişti. Merkez bankalarının elindeki altının piyasa değeri, 1996'dan bu yana ilk kez ABD Hazine tahvillerini geride bıraktı. Bu durum, doların rezerv varlık olarak rolüne ilişkin tartışmaları gündeme taşıdı.

Giriş: 23.01.2026 - 09:45
Güncelleme: 23.01.2026 - 10:37
Altın ve doların rezerv savaşı

Küresel finans sisteminin temellerinde, son 30 yıldır görülmemiş derin bir kayma yaşanıyor. Küresel merkez bankalarının rezervlerinde tuttuğu altının toplam piyasa değeri, Soğuk Savaş sonrası Amerikan hakimiyetinin simgesi olan 1996'dan bu yana ilk kez ABD Hazine tahvillerinin değerini geride bıraktı. Analizlere göre bu, basit bir bilanço kaleminin yer değiştirmesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. 


Artan jeopolitik riskler, Batı'nın finansal yaptırımlarını bir silah olarak kullanmasıyla hızlanan de-dolarizasyon eğilimi ve altına yönelik eşi benzeri görülmemiş kurumsal talep, bu tarihi değişimin arkasındaki ana motorları oluşturuyor. Gelişme, yalnızca bir istatistiksel dönüm noktası değil, aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiğinin ve doların rezerv para statüsüne yönelik bugüne kadarki en ciddi meydan okumanın somut bir kanıtı olarak kayıtlara geçiyor.


DENGEDE TARİHİ KIRILMA
Finans piyasaları, 2025'in son çeyreğinde tamamlanan ve 2026'nın başında teyit edilen verilerle tarihi bir eşiğin aşıldığına tanıklık etti. Merkez bankalarının kasalarındaki altının piyasa değeri,  bankaların portföyündeki ABD Hazine tahvillerinin toplam değerini aştı. Bu tablo en son 1996 yılında, dünyanın tek kutuplu bir düzene evrildiği ve ABD ekonomisinin 'altın çağını' yaşadığı bir dönemde görülmüş, sonraki 30 yıl boyunca ABD tahvilleri küresel rezervlerde baskın ve sorgulanamaz konumunu korumuştu. Ancak 2020 sonrası dönemde hız kazanan altın alımları ve değişen küresel dinamikler, bu köklü dengeyi yeniden değiştirdi. 


Piyasa analistlerinin yorumlarına göre bu değişimin arkasında ise iki temel dinamik yatıyor: Birincisi, son yıllarda jeopolitik ve makroekonomik belirsizliklerle istikrarlı bir şekilde yükselen altın fiyatları. İkincisi ve daha da önemlisi ise merkez bankalarının bilinçli, aktif ve kararlı bir portföy yönetim stratejisiyle fiziki altın alımlarını rekor şekilde artırması.


Bu tarihi değişimi rakamlar da teyit ediyor. Dünya Altın Konseyi'nin (World Gold Council) en güncel verilerine göre, merkez bankaları 2025 yılı boyunca net 1.050 tonun üzerinde alım yaparak talebi rekor seviyede tuttu. Buna karşılık, ABD Hazine Bakanlığı'nın yayımladığı son Hazine Uluslararası Sermaye (TIC) raporları, yabancı merkez bankalarının portföyündeki ABD tahvil miktarının son iki yıldır yatay bir seyir izleyerek 3.9 trilyon dolar seviyelerinde kaldığını ortaya koyuyor. 


Ocak 2026 itibarıyla ons başına 4 bin 600 dolar seviyelerini aşan altın fiyatlarıyla birlikte, merkez bankalarının toplam altın rezervlerinin değeri 4 trilyon dolara yaklaşarak, tahvil varlıklarını geride bırakmış oldu.


KÜRESEL REZERV YAPISINDA YENİ DÖNEM
Uzmanlar, on yıllardır küresel finans sisteminin temel taşı olan ABD tahvillerinden bu keskin kaçışın ve altına sığınmanın arkasındaki temel motivasyonu ‘karşı taraf riski’ kavramıyla açıklıyor. Özellikle 2022'de Rusya'nın yüz milyarlarca dolarlık döviz rezervinin Batılı ülkeler tarafından dondurulması, başta Çin olmak üzere birçok gelişmekte olan ülke için bir alarm zili niteliğindeydi. 


Bu olay, dijital sistemlerde tutulan dolar ve euro cinsi varlıkların, ne kadar güvenli ve likit olurlarsa olsunlar, nihayetinde politik kararlarla erişime engellenebilir veya el konulabilir olduğunu gösterdi. Altın ise bu denklemin tamamen dışında kalıyor. 


Herhangi bir hükümetin veya merkez bankasının tek taraflı kararıyla değeri sıfırlanamayan, dondurulamayan ve yaptırıma uğratılamayan fiziki altın, jeopolitik fay hatlarının kırıldığı bir dünyada nihai güvenli liman ve ‘finansal sigorta’ olarak öne çıkıyor. Bu durum, ‘de-dolarizasyon’ olarak bilinen, ABD dolarına olan stratejik bağımlılığı azaltma eğiliminin en somut ve en güçlü adımı olarak yorumlanıyor. Merkez bankaları, rezervlerini çeşitlendirerek kendilerini sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi şoklara karşı da koruma altına almayı hedefliyor.


ALTININ PAYI ARTIYOR
Bu stratejik eksen kaymasının ve altın talebinin baş aktörleri, küresel ekonomik ağırlığı giderek artan gelişmekte olan ülkeler. Dünya Altın Konseyi tarafından yayınlanan ve piyasaların yakından takip ettiği raporlar, altın alım iştahının ne denli sistematik ve güçlü olduğunu gözler önüne seriyor. 2024 ve 2025 yıllarında tarihi seviyelere ulaşan merkez bankası alımları, 2026'nın ilk aylarında da bu eğilimini sürdürdü. 


Net alımların güçlü seyrini koruması, altının rezerv varlığı olarak konumunu daha da güçlendirdi. Bu alımlar arasında Çin Halk Bankası (PBOC) öne çıkıyor. Aylardır kesintisiz alım yaparak rezervlerini istikrarlı bir şekilde güçlendiren Pekin, bu hamleyle sadece finansal riskleri dağıtmayı değil, aynı zamanda yuanın uluslararası alandaki etkinliğini artırmayı ve ABD'ye olan stratejik bağımlılığını azaltmayı hedefliyor. 


Çin'i, jeopolitik konumu nedeniyle kendisini güvende hissetmek isteyen Polonya, tarihi olarak altına her zaman önem veren Türkiye ve Hindistan gibi ülkeler takip ediyor. Özellikle Polonya'nın son yıllardaki agresif alımları ve altın rezervlerini Varşova'ya taşıma operasyonları da dikkatleri çekiyor.

 
DOLARIN HAKİMİYETİ TARTIŞMASI 

Altının rezervlerde ABD tahvillerini geride bırakması, kaçınılmaz olarak küresel finans çevrelerinde sıklıkla dillendirilen “Doların küresel rezerv para olarak hakimiyeti sona mı eriyor?” sorusunu yeniden akıllara getirtiyor. Uzmanların ve piyasa analistlerinin ezici çoğunluğu, bu sürecin bir gecede yaşanacak bir çöküş olmayacağı, ancak geri döndürülemez bir yapısal dönüşümün başladığı konusunda hemfikir. Dolar, küresel ticarette faturalandırma, uluslararası borçlanma ve SWIFT gibi sistemler aracılığıyla finansal işlemlerde halen ezici bir üstünlüğe sahip. Ancak bir ‘değer saklama aracı’ ve ‘rezerv varlık’ olarak statüsü, özellikle büyük merkez bankalarının attığı bu adımlarla yavaş yavaş ve emin adımlarla aşınıyor. 


Dünya, ABD'nin tek başına kuralları koyduğu tek kutuplu bir rezerv para sisteminden, altının yanı sıra potansiyel olarak diğer para birimlerinin de rol oynayacağı çok kutuplu bir sisteme doğru evriliyor. Merkez bankalarının bu adımı, doların saltanatının bugünden yarına biteceği anlamına gelmese de kurallarının yeniden yazıldığı yeni bir finansal dönemin en güçlü habercisi olarak kabul ediliyor. 


BİTCOİN DE BİR SEÇENEK OLABİLİR Mİ? 
Altının jeopolitik risklerden arındırılmış bir varlık olarak yeniden tahta çıkması, akıllara uzun vadeli bir soruyu getiriyor: Bitcoin ve diğer kripto varlıklar da bir gün merkez bankası rezervi olabilir mi? Şu an için bu fikir radikal görünse de finans çevrelerinde giderek daha sık tartışılıyor. Bitcoin'i ‘dijital altın’ olarak nitelendiren uzmanlar, sınırlı arzı, herhangi bir devlete ait olmaması ve el konulmasının zorluğu gibi özelliklerinin, merkez bankalarının fiziki altında aradığı niteliklerle örtüştüğünü savunuyor. Bu görüşe göre, dijitalleşen dünyada portföylerini çeşitlendirmek isteyen bir merkez bankası için Bitcoin, uzun vadede küçük bir oranda da olsa mantıklı bir alternatif olabilir. Ancak bu tezin önündeki engeller oldukça büyük. Uzmanların altını çizdiği en önemli sorun, kripto varlıkların aşırı fiyat oynaklığı (volatilite). Rezervlerin temel amacı istikrar sağlamakken, bir günde büyük fiyat değişimleri yaşayabilen bir varlık, bu amaca hizmet etmiyor. Buna ek olarak, küresel çaptaki regülasyon belirsizlikleri, siber güvenlik ve saklama (custody) konusundaki operasyonel zorluklar da merkez bankaları gibi muhafazakar kurumlar için ciddi çekinceler oluşturuyor. Bu nedenle, El Salvador gibi birkaç küçük ölçekli deneme dışında, uzmanların genel kanısı kripto varlıkların bir rezerv aracı olarak kabul görmesinin önünde hâlâ uzun ve zorlu bir yol olduğu yönünde. Yine de teknolojik altyapıların olgunlaşması, küresel regülasyonların netleşmesi ve piyasa derinliğinin artmasıyla birlikte, bu 'dijital' alternatifin önümüzdeki yıllar içinde bazı cesur merkez bankalarının bilançolarında sembolik de olsa bir yer bulması artık imkansız görülmüyor. Deutsche Bank stratejistleri, Bitcoin’in piyasa olgunlaşması, kurumsal ilgi ve volatilitenin azalma eğilimi sayesinde 2030’a kadar tıpkı altın gibi merkez bankalarının bilançolarında yer alabileceği değerlendirmesini yapıyor.