Cuma16 Ekim 202610:30İSTPİYASAAÇIK

‘Güven’ dönemi: Küresel ticarette rekabetin kuralları değişiyor

DEİK’in yayımladığı son dış ticaret analizi, ABD pazarında uygulanan tarifeler nedeniyle alanı daralan yüz milyarlarca dolarlık Çin üretiminin Türkiye’nin geleneksel ihraç pazarlarına yöneldiğini ortaya koydu. Uzmanlar, küresel ticarette fiyat odaklı rekabetin gücü yitirilirken, pazar payını korumanın yeni anahtarının ‘tedarik güvenilirliği’ ve ‘katma değerli üretim’ olduğunun altını çiziyor.

Yayınlanma

Güncellenme

Paylaş
‘Güven’ dönemi: Küresel ticarette rekabetin kuralları değişiyor

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) tarafından hazırlanan ‘ABD'nin Uyguladığı Tarife Sonrası Çin Dış Ticaretinin Analizi’ başlıklı rapor, ticaret savaşlarının küresel rotalardaki dönüştürücü etkisini ortaya koydu. ABD yönetiminin Çin menşeli ürünlere getirdiği ek gümrük tarifeleri sonucunda Pekin’in ABD pazarındaki ihracatı 2024 yılındaki 462.6 milyar dolar seviyesinden 2025 yılında yüzde 29.2 gerileyerek 327.5 milyar dolara düştü; Çin’in ABD ithalatındaki payı ise yüzde 13.8’den yüzde 9.4’e indi. ABD’nin verdiği ticaret açığını kapatmaya dönük bu korumacı hamleler, Pekin yönetiminin devasa imalat kapasitesini durdurması yerine alternatif coğrafyalara kanalize etmesine zemin hazırladı.

Üretim hacmini koruyan Çin’in yöneldiği yeni rotalar, doğrudan Türkiye’nin geleneksel ve hedef ihracat hinterlandıyla kesişti. DEİK verilerine göre Çin; 2025 yılında ihracatını ASEAN ülkelerine yüzde 13.6 artışla 666.2 milyar dolara, Afrika’ya yüzde 25.9 yükselişle 224.7 milyar dolara, Orta Doğu’ya yüzde 9.7 artışla 258.7 milyar dolara ve Avrupa Birliği’ne yüzde 8.63 artışla 560.7 milyar dolara çıkardı. Özellikle Kuzey Afrika ve Körfez bölgesinde Türk ürünlerinin yer aldığı raflarda Çin mallarının agresif fiyatlama ve finansman avantajlarıyla ağırlık kazanması, Türk ihracatçısı açısından yeni ve kapsamlı bir rekabet tablosu oluşturdu.

Ortaya çıkan bu makro tablo, küresel ticarette yıllardır geçerli olan ‘düşük maliyet ve ucuz fiyat’ odaklı rekabet avantajının sınırlarına ulaşıldığını bir anlamda tescilliyor. Çin’in devlet destekli ölçek büyüklüğü karşısında salt fiyat indirerek mücadele etmenin mümkün olmadığı yeni konjonktürde; tedarik zincirlerinde öngörülebilirlik, kurallı ticaret ve lojistik güvenceyi simgeleyen ‘güven’ unsuru ön plana çıkıyor. Uzmanlara göre Türk sanayisinin bu baskıyı aşarak küresel değer zincirindeki konumunu güçlendirebilmesi için düşük teknolojili kitle üretiminden orta-yüksek ve yüksek teknolojili, katma değerli ürün yapısına geçişi artık ertelenemez bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.

EN NİTELİKLİ İŞ ORTAĞI OLMAK ÖNEMLİ
Üçüncü pazarlarda Çin’in pazar payı kazanmak için uygulayabileceği agresif fiyatlama politikaları, maliyet ve kur baskısı altındaki ihracatçı için fiyat kırma imkânının kalmadığını gösteriyor. 

Uzmanların değerlendirmesine göre DEİK analizinin işaret ettiği temel yapısal dönüşüm; rekabette ‘en ucuz üretici’ olma iddiasının yerini, ‘en güvenilir ve yüksek nitelikli iş ortağı’ olma kriterine bırakması. Pandemi sonrası küresel şirketlerin benimsediği ‘dost ülkelerden tedarik’ (friend-shoring) ve yakın coğrafyalara yönelme trendi, Türkiye'ye önemli bir fırsat alanı sunuyor. Ancak bu avantajın pazar kaybını önleyebilmesi; Türk sanayisinin ucuz emek rekabetinden sıyrılarak Ar-Ge, patent, tasarım ve yeşil dönüşüm odaklı yüksek katma değerli ürünleri pazara sunabilmesine bağlı görülüyor.

Türk ihracatçısının Batı pazarlarındaki en büyük kozlarından biri olan coğrafi yakınlık avantajı da Kuşak ve Yol Projesi kapsamındaki Orta Koridor hamleleriyle yeni bir testten geçiyor. Deniz yoluyla 35-45 gün süren Şanghay-Avrupa sevkiyatının demiryolu denemeleriyle 11 güne kadar indirilmesi, Türkiye'nin karayoluyla sağladığı teslimat süresi üstünlüğünü dengeliyor. 

Türk iş dünyası, bu lojistik hatların tek taraflı bir risk yerine, Avrupa’ya ulaşan trenlerin dönüş yüklerinde Türk ürünlerinin yer alması gibi çok boyutlu ve proaktif ticaret stratejileriyle yönetilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

ORTAK PAZARLARDA İHRACAT MAKASI AÇILIYOR
DEİK raporundaki veriler, Türkiye ile Çin’in karşı karşıya geldiği üçüncü pazarlardaki ayrışmayı belirgin şekilde yansıtıyor:

Mısır: Türkiye’nin Mısır’a ihracatı 2025’te yüzde 2.4 azalışla 4.07 milyar dolar seviyesinde kalırken; Çin’in bu ülkeye ihracatı yüzde 18.87 artarak 19.97 milyar dolara çıktı. Mısır pazarında Çin’in payı yüzde 18.56’ya ulaşırken, Türkiye’nin payı yüzde 3.61 düzeyinde kaldı.

Cezayir: Türkiye’nin Cezayir’e ihracatı 2025 yılında yüzde 14.58 oranında gerileyerek 2.46 milyar dolara indi. Aynı dönemde Çin, Cezayir’e dış satımını yüzde 19.09 artışla 13.91 milyar dolara taşıdı ve iki ülke arasındaki ihracat farkı 11.45 milyar dolara çıktı.

Körfez Hattı (BAE): Çin’in Orta Doğu’daki en büyük pazarı haline gelen Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ihracatı 72.9 milyar dolara tırmandı. Türkiye’nin bu pazara ihracatı ise 9.28 milyar dolar ile 2023 yılından bu yana yatay bir seyir izledi.

TASARIM VE TESLİMAT HIZI ETKİLEYECEK
Çin’in çevre pazarlardaki varlığına karşı Türkiye’nin rekabet stratejisinin yapısal unsurlara dayanması gerektiğini belirten İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Elif Kaya, sektörel fırsatlara dikkat çekti: “Türkiye’nin rekabet stratejisi verimlilik, ürün niteliği, tasarım, teslimat hızı ve yerli katma değer üzerine kurulmalı. Tekstilde teknik tekstillerde, izlenebilir üretimde ve hızlı sipariş uyarlamasında uzmanlaşmak; makinada ise satışın yanına yazılım, bakım ve mühendislik hizmetlerini eklemek daha güçlü bir konum sağlayabilir. Çin’den gelen arzı ürün bazında değerlendirmeliyiz. Nihai ürünlerde baskı artarken, uygun fiyatlı makina ve ara girdiler sanayimizin dönüşümünü destekleyebilir. Temel hedefimiz daha ucuza satmak kadar ürettiğimiz değerin daha büyük bölümünü Türkiye’de tutabilmek olmalı.”

KRİTİK ALANLARDA 4 TEMEL ÖNCELİK
Yüksek teknolojili dönüşüm için ölçülebilir bir sanayi programı gerektiğini vurgulayan Dr. Kaya, odaklanılması gereken alanları ve öncelikleri şöyle sıraladı: “Öncelikle sanayi politikası, birbirinden kopuk teşviklerden oluşmamalı. Türkiye’nin mevcut üretim birikiminden hareketle hangi teknolojik yetkinlikleri geliştireceğini belirleyen, uzun vadeli ve ölçülebilir bir program gerekiyor. Her alanda aynı anda büyük üreticilerle rekabet etmek yerine; makina, elektrikli ekipman, otomotiv bileşenleri, medikal teknolojiler ve enerji sistemleri gibi alanlarda kritik parçaları ve mühendislik yeteneklerini geliştirebiliriz. Burada dört öncelik görüyorum: Uzun vadeli finansman, nitelikli insan kaynağı, araştırmanın üretime aktarılması ve yerli tedarikçi ağlarının güçlendirilmesi. Ar-Ge desteği verip geliştirilen ürünün test, sertifikasyon ve ilk müşteri aşamalarını desteksiz bırakmak yeterli değil. Üniversiteler, araştırma merkezleri ve işletmeler arasında üretimde karşılığı olan işbirlikleri kurulmalı. KOBİ’lerin ortak laboratuvarlara, dijital altyapıya ve mühendislik hizmetlerine erişimi sağlanmalı.

Kamu destekleri ise açık performans koşullarına bağlanmalı: Teknolojik öğrenme gerçekleşiyor mu, yerli tedarikçiler gelişiyor mu, verimlilik ve nitelikli istihdam artıyor mu? Bunlara bakılmalı. Ayrıca yüksek teknolojili bir ürünün Türkiye’de monte edilmesi, tek başına teknolojik bağımsızlık anlamına gelmez. Ürünün tasarımında, yazılımında, kritik bileşenlerinde ve fikri mülkiyetinde ne kadar söz sahibi olduğumuza da bakmalıyız. Sanayi politikasının başarısını sadece ihracat tutarına bakarak ölçmek doğru bir yaklaşım değil.”

GÜVENİLİR VE ESNEK ORTAK AVANTAJI
Küresel alıcıların artık toplam maliyete odaklandığını ve bunun Türkiye için önemli bir fırsat penceresi açtığını belirten Dr. Elif Kaya, güvenilirlik ve esneklik kavramlarını şöyle açıkladı: “Tedarik güvenliğinin öneminin artması, alıcıların toplam maliyeti daha geniş değerlendirmesine neden oluyor. Türkiye’nin fırsatı bu toplam maliyeti azaltabilmekte. Avrupa ile Gümrük Birliği önemli bir zemin sunuyor; ticaretteki teknik engellerin azaltılması, üretimle birlikte mühendislik ve diğer hizmetlerin gelişmesine de katkı sağlayabilir. Esneklik de küçük partilerde üretim yapabilmek ve müşterinin değişen ihtiyacına mühendislik çözümü geliştirebilmek demektir. Türkiye’nin kalıcı avantajı, coğrafi yakınlığı kurumsal güven ve üretim yetkinliğiyle birleştirmesine bağlı.”

Küresel şirketlerin tedarik hatlarını çeşitlendirme çabasının Türkiye’ye stratejik avantajlar getireceğini ifade eden Dr. Kaya, şöyle devam etti: “Şirketlerin tedarik kaynaklarını çeşitlendirmesi, Türkiye için yeni yatırım ve sipariş imkanları yaratabilir. Ancak coğrafyanın sunduğu imkanın kalkınmaya dönüşmesi sanayi politikasıyla gerçekleşir. Türkiye’nin hedefi, malların geçtiği veya ithal parçaların birleştirildiği bir merkez olmanın ötesine geçmeli. Üretimin yanında tasarımın, mühendisliğin, teknolojik öğrenmenin ve tedarik zincirini yöneten kararların da burada gelişmesi gerekiyor. Yatırımın büyüklüğü kadar yerli tedarikçilerle kurduğu bağ, çalışanlara kazandırdığı beceriler ve Türkiye’de oluşturduğu Ar-Ge kapasitesi önemli. Dolayısıyla geçici fırsatları kalıcı üretim yetkinliklerine çevirmeliyiz. Başarı, Türkiye’den geçen malın miktarı kadar Türkiye’de üretilen katma değerin ve toplumun elde ettiği kazanımların artmasıyla ölçülmeli.”