Cuma23 Ekim 202609:32İSTPİYASAKAPALI

Altı sanat, altı hikaye Hünkâr Kasrı’nda

İstanbul sanat haritasının önemli duraklarından Yeni Cami Hünkâr Kasrı’nda sonbahar dönemi başladı. Altı farklı sanat alanından sanatçıları altı ay boyunca ağırlayacak Hünkâr Kasrı dükkanlarında tezhip ve minyatürden çiniye, sulu boyadan takı ve tekstil tasarımına uzanan eserler sanatseverlerle buluşacak.

Yayınlanma

Güncellenme

Paylaş
Altı sanat, altı hikaye Hünkâr Kasrı’nda

Kimi yıllarca kurumsal hayatta çalıştıktan sonra içindeki sanat tutkusunun peşinden gitti, kimi aldığı sanat eğitimini yıllar sonra yeniden üretime dönüştürdü, kimi ise çocuklarını büyüttükten sonra sanat yolculuğunda kendini keşfetti. Hikayeleri farklı olsa da yolları Yeni Cami Hünkâr Kasrı’nda kesişti.

İstanbul Ticaret Odası tarafından restore edilen Hünkâr Kasrı’nın dükkanlarında yeni dönem başladı. Yılda iki kez, altışar aylık dönemlerle farklı sanat dallarından isimleri ağırlayan dükkanlarda bu kez tezhip ve minyatürden çiniye, sulu boyadan takı ve tekstil tasarımına uzanan farklı alanlardan sanatçılar yer alıyor. Sanatçılar altı ay boyunca hem üretimlerini sürdürecek hem de eserlerini ziyaretçilerle buluşturacak.

GELENEĞİ MODERNLE BULUŞTURUYORLAR

Tezhip ve minyatür atölyesinde arkadaşları Feyza Çoban, Zeynep Akman ve Şevval Çağıran ile birlikte eserler üreten Elif Sena Yılmaz, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nde başlayan arkadaşlıklarını Hünkâr Kasrı’nda ortak bir üretim deneyimine taşıdıklarını söylüyor. Geleneksel sanatlar alanında aldıkları disiplinli akademik eğitimi modern yorumlarla buluşturduklarını belirten Yılmaz, günlük kullanım eşyalarına da geleneksel sanatların motiflerini taşıdıklarını ifade ediyor. Dükkanda dört sanatçının farklı üsluplarda eserleri bulunuyor.

Hünkâr Kasrı’nın kendileri için ilk dükkan deneyimi olduğunu belirten Yılmaz, buradaki buluşmaların üretim biçimlerini de etkilediğini anlatıyor: “Okulda aldığımız akademik eğitimin üzerine koyarak eserler üretiyoruz. Burası bizim için ilk dükkan deneyimi oldu. Burada gördüğünüz eserlerin tamamı çok uzun üretim süreçleri isteyen çalışmalar. Burada bir sirkülasyon olduğu için elimizi biraz daha pratik üretime alıştırıyoruz.”

Yılmaz için Hünkâr Kasrı’nın bir başka kazanımı ise farklı insanlarla kurulan temas. Dükkanda tanıştığı İskoçyalı bir ziyaretçiyle geleneksel Türk sanatları üzerine uzun sohbetler yaptığını anlatan Yılmaz, “Sonrasında görüşmeye devam ettik. Konuşmalarımızda bana ilham olacak çok fazla ipucu yakaladım. Buranın getirdiği en büyük güzelliklerden biri, insanlarla yakından temas kurma fırsatı oldu” diyor.

KUMAŞ VE DERİNİN YOLCULUĞU

Meral Durak ve Hülya Er ise kumaş ve deriyi çanta, cüzdan, nevresim ve seccade gibi ürünlere dönüştürüyor. Kırkyama eserleriyle dükkanda yer alan Durak, çocukluk hayali olan bu sanata başladıktan sonra hayatındaki eksik parçayı bulduğunu söylüyor.

Hülya Er ile birlikte tamamen el işçiliğiyle ürettikleri eserleri ziyaretçilerle buluşturan Durak, Hünkâr Kasrı deneyimini bir dönüm noktası olarak görüyor: “Burası bizim için yeni bir sayfanın açıldığı yer oldu. Kendi adıma yaptıklarıma dışarıdan daha net bakabildiğim ve yansımalarını görebildiğim bir dönem yaşıyorum.”

Yıllar sonra yöneldiği sanatın hayatındaki yerini ise şöyle anlatıyor: “Üretmeden duramıyorum. Sanatım benim için sabahları neşeyle uyanma vesilesi. İnsan içindeki cevheri bulduğu zaman, yıllarca aslında o cevherin olgunlaşması için beklediğini anlıyor. Aklın sesi çok çıkar, kalbin sesi daha az duyulur. İnsan kalbinin sesini duymak isterse daha fazla odaklanmalı. Kalbinizin sesini dinlediğiniz zaman içinizde filizlenmek için bekleyen cevheri mutlaka bulursunuz.”

VAN’DAN İSTANBUL’A UZANAN FIRÇA

Hünkâr Kasrı’na Van’dan konuk olan sulu boya sanatçısı Hüseyin Ayça’nın hikâyesinde ise iki şehir buluşuyor. Üniversitede güzel sanatlar eğitimi alan Ayça, uzun yıllar reklam sektöründe çalıştıktan sonra emeklilik döneminde yeniden sanata yöneldi. “Güzel sanatlar eğitimi almıştım, ancak iş hayatına atılınca sanatımı icra edemedim. Emekli olduktan sonra hiç durmadan üretmeye başladım” diyor.

Eserlerinde çoğunlukla Van’ın geçmişinden izleri resmeden, arşiv fotoğraflarından yola çıkarak artık var olmayan yapıları ve sokakları sulu boyayla yeniden canlandıran  Ayça, öyküsünü şöyle anlatıyor: “Arşivlerden Van’ın siyah-beyaz fotoğraflarını bulup artık olmayan camileri, evleri ve sokakları yeniden çiziyorum. Bir nevi Van’ın unutulmuş hâllerini yeniden gün yüzüne çıkarıyorum.”

Hünkâr Kasrı deneyimi, Ayça’nın resimlerine İstanbul’u da taşımaya başlamış. İstanbul’da bulunduğu dönemde kentin farklı görüntülerini eserlerine aktardığını belirten sanatçı, “İstanbul bir sanatçı için muazzam bir kaynak sunuyor. Bizler de burada, tam merkezde bunu hissediyoruz” diyor.

12 YILLIK KURUMSAL HAYATTAN TAKIYA

Takı tasarımcısı Nigâr Duman’ın sanat yolculuğu ise 12 yıllık kurumsal hayatın ardından başlamış. Desen tasarımcısı olarak çalıştığı işinden ayrılan Duman, Kapalıçarşı’da Nasuh Hocasıyla karşılaşmasını hayatındaki dönüm noktalarından biri olarak anlatıyor: “Çok sevdiğim bir işi yapıyordum, ancak belli bir süre sonra insan bağımsız olarak bir şeyler yapmak istiyor. Tam da böyle bir anda Kapalıçarşı’da Nasuh Hocam ile karşılaştım ve ‘Evet, aradığım şey işte bu’ dedim.”

Yaklaşık 15 yıldır Kültür Bakanlığı sanatçısı olarak çalışmalarını sürdürdüğünü belirten Duman, eserlerini plaka üzerine şekil vererek oluşturuyor. Tasarım sürecini, “Önce hayal etmek, kafanızda ne yapacağınızı bilmek, ardından tekniğe hâkim olmak ve sonuca ulaşmak önemli” sözleriyle anlatıyor. Hünkâr Kasrı’nın mimari ayrıntıları da Duman’ın yeni tasarımlarına ilham olmuş. Çinilerden vitraylara kadar yapıdaki pek çok unsurdan etkilendiğini söyleyen Duman, “Burası, takı koleksiyonumda bir Hünkâr Kasrı teması işlemem için ilham oldu. Bununla ilgili objeler ve mücevherler oluşturacağım” diyor.

ESERLERİNDE SABRI İŞLİYOR

Çini sanatçısı Tülay Altay ise sanatını ‘sabır sanatı’ olarak tanımlıyor. Ev hanımı olduğu dönemde kendisine yeni bir yol ararken çiniyle tanıştığını anlatan Altay, sanatın hayatındaki zor bir dönemi aşmasına da yardımcı olduğunu söylüyor: “Birkaç şey denemiştim, ancak hiçbiri beni mutlu etmemişti. Çiniyle tanışınca yapmak istediğim şeyi buldum. Hayatımın çok zor bir evresindeydim. Tam bu dönemde çini karşıma çıktı ve beni içinde bulunduğum zor ruh hâlinden çıkardı.”

Altay, çiniye yalnızca teknik bir üretim süreci olarak bakmıyor. Önündeki objeyle önce bir bağ kurduğunu belirterek, süreci şöyle anlatıyor: “Biz çini sanatında suyu yürütüyoruz. Önce bir obje alırız elimize. Diyelim ki bir vazo. Önce o vazoyla konuşuyoruz: ‘Ben sana ne yapabilirim, sen benden ne istiyorsun?’ Göz kararıyla üzerine neyin yakışıp yakışmayacağını biliyoruz. Sonra desenin ölçüsünü alıp çiziyor, etüt tamamlandığında işlemeye başlıyoruz.”

Ancak bütün emeğin sonucunu belirleyen son bir aşama var. Altay, bunu çini sanatının belki de en kısa ama en çarpıcı cümlesiyle özetliyor: “Her zaman ‘Son sözü fırın söyler’ diyerek, yaptığımız işi ateşe atıyoruz.”