ABD borç sarmalına girdi: 38.5 trilyon dolarlık tehlike

ABD’nin ulusal borcu 38.5 trilyon doları aşarak rekor kırarken, hızla artan faiz yükü ekonomi ve Fed politikaları üzerinde baskıyı artırıyor. Faiz ödemeleri yıllık 1 trilyon doları aşarken, ekonomistler ABD’nin ‘borç sarmalı’ riskinin derinleştiğine dikkat çekiyor.

Giriş: 09.01.2026 - 09:30
Güncelleme: 09.01.2026 - 09:30
ABD borç sarmalına girdi: 38.5 trilyon dolarlık tehlike

ABD'nin ulusal borcu, 2026 yılının ilk günlerinde 38.5 trilyon doları aşarak tüm zamanların rekorunu kırdı ve ülkeyi hem ekonomik hem de politik bir yol ayrımına getirdi. Sadece son bir yılda 2 trilyon dolardan fazla artış gösteren ve günde 6 milyar doların üzerinde büyüyen devasa borç yığını, artık sadece bir muhasebe rakamı olmaktan çıkarak, faiz oranlarından enflasyona, ulusal güvenlikten ABD Merkez Bankası’nın (Fed) bağımsızlığına kadar her alanda hissedilen önemli bir meseleye dönmüş durumda.

REKOR ARTIŞIN ARDINDAKİ NEDENLER
Uzmanlara göre, borçtaki bu kontrolsüz artışın ardında hem geçmişten gelen yapısal sorunlar hem de son dönemde atılan adımlar yatıyor. Covid-19 salgını sırasında yapılan devasa harcamalar, Ukrayna’ya sağlanan askeri yardımlar, artan sosyal güvenlik ve sağlık giderleri ile vergi indirimleri, bütçe açığını ve dolayısıyla borçlanma ihtiyacını körükledi.

En endişe verici gelişme ise artan faiz oranlarının borcun maliyetini katlaması oldu. Fed’in enflasyonla mücadele için faizleri son 40 yılın en yüksek seviyelerine çıkarması, Hazine’nin yeni borçlanma ve mevcut borçları çevirme maliyetini fırlattı. Bütçe açığının en büyük kalemlerinden biri haline gelen faiz ödemeleri, yıllık 1 trilyon doları aşarak savunma bütçesine yaklaştı. Bu durum, ekonomistlerin ‘borç sarmalı’ olarak tanımladığı, borcun faizini ödemek için daha fazla borçlanma kısır döngüsünü tetikledi.


YELLEN'DEN ‘MALİ HAKİMİYET’ UYARISI
Durumun ciddiyeti, en üst düzey ekonomi yetkilileri tarafından da dile getiriliyor. Eski Hazine Bakanı ve eski Fed Başkanı Janet Yellen, artan borç ve faiz maliyetlerinin Fed’in para politikası üzerindeki etkisine dikkat çekerek, ‘mali hakimiyet’ (fiscal dominance) riskine karşı uyardı. Mali hakimiyet, hükümetin borçlanma ihtiyaçlarının büyük bir noktaya gelerek merkez bankasının enflasyonla mücadele için faizleri artırma yeteneğinin kısıtlanması anlamına geliyor. Yellen, bu durumun Fed’in bağımsızlığını tehdit edebileceğini ve uzun vadede ekonomik istikrara zarar verebileceğini belirtti.

Benzer şekilde, eski Fed yetkilileri ve önde gelen ekonomistler de borcun sürdürülemez bir yolda olduğu konusunda hemfikir. Uzmanlar, siyasi iradenin harcamaları kısmak veya vergileri artırmak gibi zor kararları almaktan kaçınması halinde, krizin daha da derinleşeceği uyarısında bulunuyor.


BORCUN SAHİPLERİ KİM?
Peki, ABD’nin bu 38.5 trilyon dolarlık devasa borcu kime ait? ABD tahvillerinin yaklaşık üçte ikisi, yani 27 trilyon doları, bireysel yatırımcılar, emeklilik fonları, bankalar ve Fed gibi yurt içi alacaklıların elinde bulunuyor. Geriye kalan yaklaşık 8 trilyon dolarlık kısım ise yabancı hükümetlere ve yatırımcılara ait.


Yabancı alacaklılar listesinin başında, 1 trilyon doları aşan payıyla Japonya yer alıyor. Onu Çin, İngiltere, Belçika ve Lüksemburg gibi ülkeler takip ediyor. Ancak son yıllarda özellikle Çin ve Rusya gibi ABD’nin jeopolitik rakiplerinin, rezervlerini çeşitlendirme stratejisi kapsamında ABD Hazine tahvili portföylerini azalttığı gözlemleniyor. Bu durum, doların küresel rezerv para statüsüne yönelik uzun vadeli bir meydan okuma olarak yorumlanıyor.


GELECEK SENARYOLARI
ABD'nin borç krizi, 2026 yılı ve sonrası için küresel piyasaları etkileyecek en önemli faktörlerden biri olarak görülüyor. Önde gelen analistlere göre, yüksek borçluluk ve faiz maliyetleri, Fed’in beklenenden daha erken ve daha derin faiz indirimlerine gitmesini zorunlu kılabilir. Bu senaryo, doların küresel çapta daha da zayıflamasına ve altın gibi güvenli liman varlıklarına olan talebin artmasına yol açabilir.


Ancak diğer yandan, borcun yönetilemez hale gelmesi ve ABD’nin borçlarını çevirmekte zorlanacağı algısının yayılması, küresel finansal sistem için büyük risk potansiyeli taşıyor. Bu durum, yatırımcıların tüm riskli varlıklardan kaçarak yeniden dolara ve ABD tahvillerine sığınmasına neden olabilir. Analistler, 2026’da ABD'de siyasi liderlerin borç tavanı ve bütçe konularında atacağı adımların, küresel ekonominin yönünü belirlemede kritik rol oynayacağı konusunda uyarıyor.


KÜRESEL BORÇ TABLOSUNDA  TÜRKİYE AYRIŞIYOR 
ABD, borç sorunuyla tek başına mücadele etmiyor; rekor borçluluk, küresel bir trende dönüşmüş durumda. Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (IIF) son verilerine göre, küresel toplam borç 310 trilyon doları aşarak rekor seviyelere ulaştı. Bu durum, artan faiz ortamında birçok ülkenin mali sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.


Euro Bölgesi’nin lokomotifi Almanya, yüzde 65 civarındaki görece düşük borç oranıyla mali disiplinini korurken, güneydeki ülkeler ciddi bir baskı altında. Yunanistan yüzde 160’ı, İtalya ise yüzde 140’ı aşan borç oranlarıyla bölgenin en kırılgan ekonomileri olmaya devam ediyor. Fransa’nın borcunun GSYH’sinin yüzde 110’unu geçmesi ve artan faiz maliyetleri, Euro Bölgesi’nin ikinci büyük ekonomisi için de endişeleri artırıyor.


Bu küresel tabloya karşın, Türkiye’nin son dönemde attığı adımlar olumlu bir ayrışmaya işaret ediyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı son verilere göre, Türkiye’nin AB tanımlı genel yönetim borç stokunun milli gelire oranı yüzde 24.5 seviyesinde bulunuyor. Analistler, birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeye kıyasla oldukça düşük olan bu oranın, uygulanan dezenflasyon programı ve mali disiplin adımlarıyla birlikte Türkiye'nin risk primini düşüren önemli bir çıpa olduğunu belirtiyor.